ADALARIN PALMİYELERİNİ KURUTAN BÖCEKLER!

İstanbul Adalar’da yaşayan vatandaşlar palmiye böceklerine karşı mücadele ediyor.

adalar-palmiye-bocekleri-haber-haberler-664870h

Adalar’da son üç yılda görülen böcekler hızla palmiye ağaçlarını yiyerek kurutuyor.

Kırmızı palmiye böceği olarak bilinen böcekler Adalar’ın doğal güzelliklerinden olan palmiye ağaçlarına zarar veriyor.

Böcekler palmiye ağacının tepesine girip gövdesine işliyor. Daha sonra ağaçlara yumurta yapıyorlar.  Yumurtadan çıkan böcekler ağacın gövdesine giriyor. Böcekler ağacın suyunu içerek büyüyüp gelişiyor. Eğer bir ağacın gövdesine böcek girmişse o ağaçın yaşama şansı çok az. Gövdesine böcek giren palmiye ağaçları %80-90 kuruyor.

Bir ağacın tepesindeki dallar aşağıya doğru düşmüşse o ağaca böceklerin girdiği anlaşıyor ve bu ağacın kurtulma olasılığı yok denecek kadar az.

Böcekler Ağaçlara Nasıl Giriyor?

Böcekler ağacın suyunu içerek büyüyor ve kanatlanıyor. Kanatlanan böcekler diğer ağaçlara uçup orada yuvalar yapıp yumurta yapıyor ve bu yumurtadan çıkan böcekler adeta ağaçları esir alıyor.

Konuyla ilgili görüşlerine başvurduğumuz bahçevan Bekir Bolat, ağaçları koruma adına ağaçları ilaçladıklarını belirtti.

Bolat, ağaçların gövdesine matkapla delik açıp ilaç doldurduklarını söyleyerek, “Böcekler, son üç yılda yaklaşık 250 tane ağacı kurutmuş durumda. Yetkililer olayla ilgili bir önlem almadılar  sadece tavsiyelerde bulundular.” dedi.

Böcek sokmaları

Böcek Sokmaları

Böcek sokmaları özellikle yaz ve sonbahar başlarında tarlada çalışan, tatil ve piknik yapan insanlar için keyif kaçırıcı bazen de yaşamı tehdit edici bir sorun olmaktadır. Ülkemizde de en önemli böcek sokmaları yaban arısı, eşek arısı ve Bal arısı ile ortaya çıkmaktadır.

Böcek sokmalarından sonra yerel reaksiyon, sistemik reaksiyon ve sistemik toksik reaksiyon oluşabilmektedir. Seyrek olarak böcek sokmasından 1 ya da 2 hafta sonra serum hastalığı ya da anafilaksi ortaya çıkabilir

Böcek sokmasından sonra ortaya çıkan reaksiyon kişiden kişiye ve böcekten böceğe değişiklik gösterir. Isırıklar tek tek ya da bir böcek, bir alanda birden çok ısırık yaptığı için gruplar halindedir. Bebekler genellikle reaksiyon göstermezler, küçük çocuklar gecikmiş aşırı duyarlılık reaksiyonu, büyük çocuklar hem gecikmiş, hem hızlı aşırı duyarlılık reaksiyonu gösterirler. Olağan reaksiyon ağrı, şişme ve sokulan bölgede etrafında oluşan renk değişikliğidir.

Bölgenin Su ve sabunla yıkanması en basit ve etkili tedavidir, buz uygulanması şişliği ve ağrıyı azaltabilir.

Geniş yerel reaksiyon; sokulan bölgenin çevresindeki geniş bir alanın da etkilenmesi durumudur (örneğin dizden sokulan bir kimsede tüm bacağın şişmesi). Bu durumda tedavi normal reaksiyondaki gibidir. Ancak yakınmaları azaltmak için ağızdan bazı ilaçlar vermek gerekebilir. Bu ilaçlara bir doktorun karar vermesi uygun olur.

Bal arısı soktuktan sonra deri içinde kalan iğneyi çıkartma çabaları daha çok, venomun deri içine sokulması ile sonuçlanmaktadır.

Karınca ile sokulmadan 30-60 Dakika sonra yerel kaşıntı ve küçük su toplamış kabarcık (vezikül) ortaya çıkmaktadır. Bunu 8-24 Saat sonra püstül oluşumu izler. Karınca sokmasından sonra ikincil enfeksiyonlara engel olmak için bol su ve sabunla yıkanmalı, içi su dolu kabarcık sıkılmamalıdır. Topikal steroidli merhemler ve ağızdan H1 antihistaminikler kaşıntıyı azaltmak için kullanılabilir.

Böcek sokması sonrası olan alerjik belirtiler nelerdir?

Böcek sokması olan bölgeden uzakta şişme, kızartı, ürtiker, kaşıntı, kolik şeklinde karın ağrısı, kusma, ishal, göğüste sıkışma hissi, nefes almada zorluk, hırıltılı solunum, at sesi (larinks ödemi bulgusu), dilde şişme olabilir. Bu bulgular, ciddi alerjik reaksiyon ve anafilaksi bulgularıdır ve birkaç dakika içinde ortaya çıkar. Nabzın alınamaması ve kan Basıncının düşmesi, bilinç bulanıklığı ve kalp durması yaşamı tehdit eden bulgulardır.

Anafilaksi gelişen her böcek sokması acil tedavisi yapıldıktan sonra alerjiste gönderilmelidir.

Böcek sokmalarından nasıl kaçınabiliriz?

Otların üzerinde açık ayakkabı ve çıplak ayakla yürünmemeli.

Pikniğe, çocuk bahçesine giderken parlak renkli, kol ve bacağı açıkta bırakan giyecekler giyilmemeli.

Yakında uçuşan Arı görüldüğünde panik yaratıp, kaçması için saldırıya geçilmemeli (yaban arıları kendilerine saldırıldığında sokmaktadırlar), bir yüzeye yapışmışsa nazikçe kaldırılmalıdır.

Ağzı açık kalmış tatlı içecekler yeniden içilmemelidir.

Çöp tenekelerin ağzı sıkıca kapalı tutulmalıdır.

Ev dışında yenilen yiyeceklerin paketleri sıkıca kapatılmalı, uzun süre ağzı açık bırakılmamalıdır.

Pikniğe, parka giderken tatlı ve Bitki kokulu parfümler sıkılmamalıdır.

Evlerin ve arabaların camları kapalı olmalıdır.

Böcek sokmalarında anafilaksi geliştiğinde tedavi nasıl olmalıdır?

Böcek sokmasına bağlı anafilakside tedavi:

ABC (Airway= havayolu açıklığı, Breathing= solunum, Circulation=dolaşım) sağlanması 
Bacakların yükseğe kaldırılması, 
Sokulan bölgenin üst kısmına turnike uygulanması, 
Oksijen desteği sağlanması, 
Ayrıca, hastaya uygulanacak ilaçlara bir doktorun karar vermesi gerekir. 
Hastalar anafilaksiye yönelik gerekli tedavileri yapıldıktan sonra en az 48 saat gözlem altında tutulmalıdır. Daha önce anafilaksi geçiren bir kişinin yanında her zaman hazır şırınga edilebilir Adrenalin bulunmalıdır. Bu preparatlar ülkemizde yoktur. Daha önce anaflaksi geçirmiş hastalar için Türk Eczacılar Birliği ya da firmalar aracılığı ile bu preparatlar sağlanabilmektedir.

Zehirlenmeler, böcek sokmalarında ve hayvan ısırmalarında ilk yardım

Zehirlenme Nedir?
Vücuda zehirli (toksik) bir maddenin girmesi sonucu normal fonksiyonların bozulmasıdır. Vücuda dışarıdan giren bazı yabancı maddeler, vücudun yaşamsal fonksiyonlarına zarar verebileceğinden zehirli (toksik) olarak kabul edilirler.

Zehirlenmelerde Genel Belirtiler Nelerdir?
• Sindirim Sistemi Bozuklukları: Bulantı, kusma, karın ağrısı, ishal,
• Sinir Sistemi Bozuklukları: Bilinç kaybı, havale, rahatsızlık hissi, hareketlerde uyumsuzluk,
• Solunum Sistemi Bozuklukları: Nefes darlığı, morarma, solunum durması,
• Dolaşım Sistemi Bozuklukları: Nabız bozukluğu, kalp durması.

Zehirlenme Hangi Yollarla Meydana Gelir?
Zehirlenme yolları üç grupta toplanır.
1. Sindirim Yoluyla: En sık rastlanan zehirlenme yoludur. Sindirim  yoluyla alınan zehirler; genellikle ev ya da bahçede kullanılan kimyasal maddeler, zehirli mantarlar, bozuk besinler, ilaç ve aşırı alkoldür.
2. Solunum Yoluyla: Zehirli maddenin solunum yolu ile alınmasıyla oluşur. Genellikle karbonmonoksit (tüp kaçakları, şofben, bütan gaz sobaları), lağım çukuru veya kayalarda biriken karbondioksit, havuz hijyeninde kullanılan klor, yapıştırıcılar, boyalar ve ev temizleyicileri gibi maddeler ile oluşur.
3. Deri Yoluyla: Zehirli madde vücuda direk deri aracılığı ile girer. Bu yolla olan zehirlenmeler; böcek sokmaları, hayvan ısırıkları, ilaç enjeksiyonları, saç boyaları, zirai ilaçlar gibi zehirli maddelerin deriden emilmesi ile oluşur.

Sindirim Yoluyla Zehirlenmede İlk Yardım Nasıl Olmalıdır?
• Bilinç kontrolü yapılır.
• Ağız zehirli madde ile temas etmişse su ile çalkalanır. Zehirli madde, ele temas etmişse el sabunlu su ile yıkanır.
• Yaşam bulguları değerlendirilir.
• Kusma, bulantı, ishal gibi belirtiler değerlendirilir.
• Özellikle yakıcı maddelerin alındığı durumlarda hasta asla kusturulmaz.
• Bilinç kaybı varsa koma pozisyonu verilir.
• Üstü örtülür.
• Tıbbi yardım istenir (112).
Olayla ilgili bilgiler toplanarak kaydedilir. Sindirim yolu ile olan zehirlenmelerde tıbbi müdahaleye yardımcı olmak için;
• Zehirli maddenin türü nedir?
• İlaç ya da uyuşturucu alıyor mu?
• Hasta saat kaçta bulundu?
• Evde ne tip ilaçlar var? gibi soruların cevabı araştırılır.

Solunum Yolu ile Zehirlenmelerde İlk Yardım Nasıl Olmalıdır?
• Hasta temiz havaya çıkarılır ya da cam ve kapı açılarak ortam havalandırılır.
• Yaşamsal belirtiler değerlendirilir (ABC).
• Yarı oturur pozisyonda tutulur.
• Bilinç kapalı ise koma pozisyonu verilir.
• Tıbbi yardım istenir (112).
• İlk yardımcı müdahale sırasında kendini ve çevresini korumak için gerekli önlemleri almalıdır.
• Solunumu korumak için maske veya ıslak bez kullanılır.
• Elektrik düğmeleri, diğer elektrikli aletler ve ışıklandırma cihazları kullanılmaz.
• Yoğun duman varsa hastayı dışarı çıkarmak için ip kullanılmalıdır.
• Derhal itfaiyeye haber verilir (110).

Deri Yolu ile Zehirlenmelerde İlk Yardım Nasıl Olmalıdır?
• Yaşam bulguları değerlendirilir.
• Ellerin zehirli madde ile teması önlenmelidir.
• Zehir bulaşmış giysiler çıkartılır.
• 15-20 dakika boyunca deri bol suyla yıkanmalıdır.
• Tıbbi yardım istenir (112).

Zehirlenmelerde Genel İlk Yardım Kuralları Nelerdir?
• Zehirlenmeye neden olan maddeyi ya da zehirlenen kişinin ortamdan uzaklaştırılması
• Hayati fonksiyonların devamının sağlanması
• Sağlık kuruluşuna bildirmesi (112)

Şofben Kazaları
Şofben sıcak su temini için birçok konutta hâlâ kullanılmaktadır. Elektrikle çalışanlar genellikle termostat arızası nedeniyle kazan patlamalarına neden olabilmekte ve kişiler sıcak su yanıkları ile karşılaşabilmektedir. LPG ile çalışan şofbenler ile de kazalar olmaktadır.Bu kazalar ortamdaki oksijenin yanma sırasında tüketilmesine bağlıdır.LPG zehirli değildir. Ancak; 6 m3 den küçük iyi havalandırılmamış mekanlarda şofben kullanıldığında ortamdaki oksijen hızla tükenmekte ve kişiler bu yüzden havasızlıktan boğularak kaybedilmektedirler.

Şofben Kazalarında İlk Yardım
• Kişi ortamdan uzaklaştırılır.
• Hareket ettirilmez.
• Yaşam bulguları değerlendirilir (ABC).
• Havayolu açıklığı sağlanır.
• Tıbbi yardım istenir (112).

Alınması Gereken Önlemler Nelerdir?
• Banyo içerden kilitlenmemeli,
• Şofben iyi çeken bir bacaya bağlanmalı,
• Şofbenin olduğu yere bol hava girişi sağlanmalı,
• Şofben ile tüp arasındaki hortum 125 cm den uzun olmamalı,
• Banyodaki kişiler kontrol edilmeli.

Karbonmonoksit Zehirlenmesi Endüstriyel merkezlerde önemli bir sorundur. Egzoz gazları, gaz ve kömür ısıtıcıları, mangal kömürleri, kuyular ve derin çukurlarda bulunur. Karbon monoksit renksiz, kokusuz, havadan hafif ve rahatsız edici olmayan bir gazdır. Hemoglobine bağlanma kapasitesi oksijenden 280 kat fazladır.

Karbonmonoksit Zehirlenmesi Belirtileri Nelerdir?
• Aşırı yorgunluk, huzursuzluk,
• Grip belirtileri,
• Bulantı-kusma, baş dönmesi, karıncalanma,
• Cilt ve tırnaklarda kısa süreli kiraz kırmızısı renk değişimi,
• Göğüs ağrısı, çarpıntı hissi, tansiyon düşüklüğü,
• Solunum durması, kalp durması, koma.

Karbonmonoksit Zehirlenmesinde İlk Yardım
• Kişi ortamdan uzaklaştırılır.
• Hareket ettirilmez.
• Yaşam bulguları değerlendirilir (ABC).
• Hava yolu açıklığı sağlanır.
• Tıbbi yardım istenir (112).

Arı Sokmalarının Belirtileri Nelerdir?
Belirtiler kısa sürer. Acı, şişme, kızarıklık gibi lokal belirtiler olur. Arı birkaç yerden veya nefes borusuna yakın bir yerden soktuysa ya da kişi alerjik bünyeli ise tehlikeli olabilir.

Akrep Sokmalarının Belirtileri Nelerdir?
Kuvvetli bir lokal reaksiyon oluşturur.
• Ağrı,
• Ödem,
• İltihaplanma, kızarma, morarma,
• Adale krampları, titreme ve karıncalanma,
• Huzursuzluk, havale gözlenebilir.

Yılan Sokmalarının Belirtileri Nelerdir?
Lokal ve genel belirtiler verir.
• Bölgede morluk, iltihaplanma (1-2 hafta sürer),
• Kusma, karın ağrısı, ishal gibi sindirim bozuklukları,
• Aşırı susuzluk,
• Şok, kanama,
• Psikolojik bozukluklar,
• Kalpte ritim bozukluğu, baş ağrısı ve solunum düzensizliğidir.

Deniz Canlıları Sokmasında Belirtiler Nelerdir?
Çok ciddi değildir. Lokal ve genel belirtiler görülür.
• Kızarma,
• Şişme,
• İltihaplanma,
• Sıkıntı hissi,
• Huzursuzluk,
• Havale,
• Baş ağrısıdır.

Kedi-Köpek Gibi Hayvan Isırmalarında İlk Yardım Nasıl Olmalıdır?
• Hasta/yaralı yaşamsal bulgular yönünden değerlendirilir (ABC).
• Hafif yaralanmalarda yara 5 dakika süreyle sabun ve soğuk suyla yıkanır.
• Yaranın üstü temiz bir bezle kapatılır.
• Ciddi yaralanma ve kanama varsa yaraya temiz bir bezle basınç uygulanarak kanama durdurulmalıdır.
• Derhal tıbbi yardım istenmeli (112).
• Hasta kuduz ve/veya tetanos aşısı yaptırması hususunda uyarılmalıdır.

Arı Sokmalarında İlk Yardım Nasıl Olmalıdır?
• Yaralı bölge yıkanır.
• Derinin üzerinden görülüyorsa arının iğnesi çıkarılır.
• Soğuk uygulama yapılır.
• Eğer ağızdan sokmuşsa ve solunumu güçleştiriyorsa buz emmesi sağlanır.
• Ağız içi sokmalarında ve alerji hikayesi olanlarda tıbbi yardım istenir (112).

Akrep Sokmalarında İlk Yardım Nasıl Olmalıdır?
• Sokmanın olduğu bölge hareket ettirilmez.
• Yatar pozisyonda tutulur.
• Yaraya soğuk uygulama yapılır.
• Kan dolaşımını engellemeyecek şekilde bandaj uygulanır.
• Yara üzerine hiçbir girişim yapılmaz.

Yılan Sokmalarında İlk Yardım Nasıl Olmalıdır?
• Hasta sakinleştirilip dinlenmesi sağlanır.
• Yara su ile yıkanır.
• Yaraya yakın bölgede baskı yapabilecek eşyalar (yüzük, bilezik vb.) çıkarılır.
• Yara yeri, baş veya boyunda ise yara çevresine baskı uygulanır.
• Kol ve bacaklarda ise yara üstünden dolaşımı engellemeyecek şekilde bandaj uygulanır (turnike asla yapılmaz).
• Soğuk uygulama yapılır.
• Yara üzerine herhangi bir girişimde bulunulmaz (yara emilmez).
• Yaşamsal bulgular izlenir.
• Tıbbi yardım istenir (112).

Deniz Canlıları Sokmasında İlk Yardım Nasıl Olmalıdır?
• Yaralı bölge hareket ettirilmez.
• Batan diken varsa ve görünüyorsa çıkartılır.
• Etkilenen bölge ovulmamalıdır.
• Sıcak uygulama yapılmalıdır.

Bitki Kairomonlarının Entomolojik Yönden Önemi

Agro-ekosistemde yapılan tarım, bitki-böcek ilişkisinin belirlenmesine imkân sağlamaktadır. Monokültür alanlarında yetiştirilen bitkilerden salgılanan semiokimyasal maddelerin yapıları daha basittir, kolayca algılanabilir ve daha etkilidirler. Semiokimyasal maddeler böceklerin davranışları, ekolojik ilişkileri, uyarılma ve teşvik edilmeleri (yönelme) üzerinde önemli etkilere sahiptirler. Bu bileşikler, bitkilerin çiçek, yaprak, meyve ve diğer kısımlarından çevreye salgılanmaktadırlar. Bunların renkleri, kokuları ve tatları, hem insanlar, hem de böcekler açısından önem arz etmektedir. Bunların çoğu yavaş veya ani uyarımların meydana gelmesine sebep olmaktadırlar. Bu çalışmada, kairomonların tanımı, bu maddeleri içeren bitki grupları ve salgıladığı maddeler ile bunların böceklerin davranışlarına olan etkileri literatür ışığında özetlenmiştir.

 

 

GİRİŞ 

 

 

Bitkilerin ve böceklerin çevreye salgıladıkları gaz veya sıvı formdaki maddelere semiokimyasal maddeler adı verilmektedir. Semiokimyasal maddeler, feromonlar, allomonlar, kairomonlar ve synomonlar olmak üzere gruplandırılırlar. Bu maddeler, böcekler tarafından cezbedilme, uzaklaşma ve beslenmeyi engelleyici olarak algılanmaktadırlar. Allomonlar; yayıcıya fayda sağlayıp, diğer organizmalara doğrudan veya dolaylı olarak zarar verirken, kairomonlar yayıcıya herhangi bir fayda sağlamayıp, belki de zarar vermekte, ancak alıcıya fayda sağlayıp, böceklerin ve diğer canlıların çeşitli davranışlarını (konukçuyu bulma, beslenme ve yumurta koyma) teşvik eden veya olumsuz etkilemeyen bileşiklerdir. Böcekler yaşamlarını devam ettirebilmeleri, birbirleriyle ilişki kurabilmeleri ve konukçularını seçebilmeleri için mutlak suretle bir aracıya ihtiyaç duymaktadırlar. Bu olay, tür içi (feromon) ve türler arasında salgılanan maddeler ile konukçu bitkilerden salgılanan semiokimyasal maddeler (allomon ve kairomon) sayesinde gerçekleştirilmektedir. Türler arasında salgılanan bileşikler, hem allomonal, hem de kairomonal etki göstermektedir (Türkuçar ve Toros, 1992; Yıldırım, 2000). Ayrıca, bir bitki türü tarafından salgılanan maddenin diğer bir bitki türüne ya da türlerine doğrudan veya dolaylı zararlı etkisine (allomonal etki) allelopati adı verilir. Bu nedenle, ekosistemde meydana gelen biyolojik olayların doğru yorumlanabilmesi için kairomonların ve allomonların biyotik ve abiyotik etkilerinin belirlenmesi gerekmektedir (Kaya ve Algur, 2000). Böcekler, bitkiler tarafından atmosfere salgılanan bu karmaşık yapıdaki bileşikleri kolayca algılayabilmekte ve bunlara karşı özel davranış mekanizmaları oluşturarak, konukçu bitkileri kolayca bulabilmektedirler.

Son yıllarda yapılan çalışmalarda, 200.000’nin üzerinde çiçekli bitkiden, büyüme ve gelişme süreleri boyunca en az 100.000’nin üzerinde semiokimyasal madde salgılandığı, bu bileşiklerden 6.000’den fazlasının kimyasal yapısının belirlendiği, bunların 3.000 tanesinin terpenoid, 1.000’inin flavanoid, 500’ünün quinone, 650’sinin poliasetilen, 400’ünün amino asit ve diğerlerinin ise fenilpropanoid yapısında olduğu ve bu bileşiklerin bir çok bitki türünün teşhisinde önem arz ettiği kaydedilerek, aynı kairomon veya allomonun bir cins ya da familyaya ait değişik bitki türleri tarafından salgılanabildiği, bu bitkilerle beslenen böceklerin bunlardan salgılanan semiokimyasal maddelere aynı derecede tepki gösterdiği, bu nedenle kairomonların, monofag, oligofag ve polifag olarak beslenen böceklerin davranışlarında ve konukçu seçiminde önemli rol oynadığı, yine, birçok predatör ve parazitoit böcek türlerinin de konukçularını bu semiokimyasal maddeler yardımıyla bulabildikleri belirtilmektedir (Metcalf, 1986; Metcalf ve Lampman, 1989). Bitkilerden salgılanan bu maddeler kullanılarak tarımsal alanlarda zarar yapan böceklerin kontrol altına alınabilmesi de mümkün olabilmektedir. Nitekim, Mareggiani (2001), beş bitki türünden (Azadirachta indica, Tanacetum sp., Derris sp., Lonchocarpus sp. ve Nicotiana tabacum) elde edilen bileşiklerle birçok böceğin zararının engellenebileceğini kaydetmektedir.

Böceklerin Konukçu Bitki Seçimi 

Böceklerle bitkiler arasındaki ilişkilerin çok eskilere dayandığı ve ilk bitki türüne yaklaşık olarak 400 milyon yıl önce rastlandığı, bilinen ilk böcek türünün ise 390 milyon yıl önce Thysanura takımına ait Gaspeya paloventognathe olduğu ve bu böceğin bitkilerle beslenmiş olabileceğinin tahmin edildiği belirtilmektedir (Labandeira vd., 1988). Yaklaşık 400 milyon yıldan beri böcekler ve bitkiler yeryüzünde yaşama savaşı içerisindedirler. Allomon ve kairomon olarak etki gösteren uçucu maddeler, bitki, böcek ve semiokimyasal maddeler arasındaki ilişkileri, böcek karakteristiğini, ekolojisini, davranışını ve zoocoğrafyasını tespit etmede önemli bir yer tutmaktadırlar (Riek, 1970; Smart ve Hughes, 1973). Bununla birlikte, bitki bünyesindeki semiokimyasal maddeler, bitkinin böceğe karşı dayanıklılığına da etki etmektedirler. Fitofag böcekler tarafından konukçu bitkilerin seçimi oldukça karmaşık bir olaydır. Bitkiler tarafından üretilen semiokimyasal maddeler, böceklerin konukçularını bulma, beslenme, yumurta koyma, büyüme ve gelişme davranışları üzerinde önemli etki yapmaktadırlar (Yıldırım, 2000). 

Kogan (1976, 1982), böceklerin davranışları üzerinde etkili olan allomon ve kairomonları şöyle sıralamaktadır:

1-Allomonlar

a- Repellentler (uzaklaştırıcılar): Böceği bitkiden uzaklaştırırlar.

b- Eksitantlar (uzaklaştırmayı teşvik ediciler): Böceğin uzaklaşma hareketini başlatırlar veya hızlandırırlar.

c- Suppressantlar (önleyiciler): Böceğin ısırmasını veya emmesini önlerler.

d- Deterrentler (caydırıcılar, engelleyiciler): Böceklerin beslenme ve yumurta bırakma davranışlarını engellerler.

e- Antibiotikler: Normal büyüme ve gelişmeyi bozarlar.

f- Antiksenotikler (konukçu yanıltıcıları): Normal konukçu seçimini engellerler.

2-Kairomonlar

a- Atraktantlar (cezbediciler): Böceği bitkiye doğru cezbederler.

b- Arrestantlar (durdurucular-yavaşlatıcılar): Böceğin başka bir bitkiye doğru hareketini engellerler veya durdururlar.

c- Eksitantlar (teşvik ediciler): Böceğin emme, ısırma ve yumurta koymasını teşvik ederler.

Aynı araştırıcı, böceklerin konukçularını bulma davranışlarıyla ilgili ise şu örnekleri vermektedir. Ağustosböcekleri ve çekirgelerden birçok tür, konukçularını bitkiden salgılanan maddeler sayesinde bulmaktadırlar. Konukçu bitkideki şeker, vitamin, lipit ve amino asitler, böceklerin beslenmelerini teşvik etmekte, ancak yumurta koymada etkili olmamaktadırlar. Afitler ve beyazsinekler polifag olarak beslenmektedirler. Bunlar, yeşil, sarı, turuncu renkler sayesinde konukçularını bulmakta ve amino asit ile şeker içeriğini inceleyerek, beslenme ve yumurta koymaya karar vermektedirler. Chrysomelidae (Coleoptera) familyasına ait oligofag olarak beslenen böceklerin ergin ve larvaları, konukçu bitkiden salgılanan fenilpropanoid sayesinde konukçularını bularak, onunla beslenmektedirler. Oligofag olarak Solanaceae bitki türleriyle beslenen Patates böceği ile tütünde beslenen bir lepidopter (Sphingidae) türünde, konukçunun bulunması, seçilmesi, beslenme ve yumurta konması, patateste solanidin alkoloidinin, tütünde ise nikotinin algılanmasıyla gerçekleşmektedir. Pieris, Plutella, Autographa (Lepidoptera), Phaedon, Phyllotreta (Coleoptera) ve Brevicoryne (Homoptera) cinslerine bağlı türler, Brassicaceae familyasına bağlı bitki türleriyle beslenirler. Bu böceklerde Brassicaceae familyasına bağlı bitki türlerinden salgılanan sinigrin’in yumurtlamayı, glukosinolate ve allil isothiokyanate’nın ise larvanın beslenmesini teşvik edici önemli kairomonlar olduğunu bildirmektedir.

Böcek Cezbedicileri Olarak Bitki Kairomonları 

Semiokimyasal maddelerin büyük bir kısmı birçok böcek türü için kairomonal etki göstermektedir. Bu etki, difüzyon yoluyla hava içerisinde olur ve etkinlikleri onların uçucu özellikleriyle ilişkilidir. Bunlar, nektar ve polenle beslenen böcekler, özellikle de arı ve kelebekler için konukçu bitkiyi bulmada rol oynamakta ve dolayısıyla polinasyon (tozlaşma) açısından da ayrı bir önem arz etmektedirler. Ayrıca, konukçu bitkinin bulunduğu ekolojik ortamda böceklerin bir araya toplanmasına ve çiftleşmesine de yardımcı olmaktadırlar. Bu konu ile ilgili yapılan çalışmalarda, 70’in üzerinde bitki türünden birçok kimyasal madde izole edilmiş ve bu maddelerin 5 takıma ait 300’ün üzerinde böcek türünün davranışlarına etki ettiği, bunların, 99-222 molekül ağırlığında ve kaynama noktalarının da 20-340 0C arasında olduğu belirtilmiştir (Williams, 1983). Bu rakamlar da bu kimyasalların fiziksel özelliklerini ortaya koymaktadır. Kairomonlar, terpenoidler, fenilpropanoidler, aldehidler, esterler, asit ve kükürt bileşikleri gibi değişik kimyasal gruplara ayrılmaktadırlar. Bitki cezbedicilerinden metil

eugenol’ün Diptera takımına ait 58 meyve sineği türünü, fenil-asetaldehide’nin Lepidoptera takımına ait birçok noctuid tırtılını, benzil asetate, sineole ve eugenol’un ise Hymenoptera takımının Apidae türlerini cezbettikleri kaydedilmektedir (Fraenkel, 1959).

Bitkiler Tarafından Üretilen Semiokimyasalların Spektrumu

Son yıllarda yapılan çalışmalarda, bitkilerin farklı kısımlarından çok sayıda semiokimyasal madde salgılandığı tespit edilmiştir. Örneğin, Cucurbitaceae bitkilerinin çiçeklerinden 40, kestane (Castania creata) çiçeğinden 46, Peony albiflora çiçeğinden 49, Helianthus annuus (ayçiçeği)’dan 37, elma (Malus comminus)’dan 60, Psidium guajava’dan 36 ve Mangifera indica’dan 21, mısır (Zea mays) püsküllerinden 68, lahana (Brassica oleracea) yapraklarından 33 ve şekerpancarı (Beta vulgaris) yapraklarından ise 16 adet semiokimyasal maddenin izole edildiği kaydedilmektedir (Yamaguchi ve Shibamoto, 1980; Etievant vd., 1984; Kumar ve Motts, 1986; Anderson, 1988).

Bitkilerin Kairomon Üretimi 

Bitkiler tarafından üretilen kairomonların esas yapısını lipofoilik maddeler oluşturmaktadır. Bitkilerin meyve ve çiçeklerinden salgılanan tatlı ve kokulu bileşikler, kimyasal yönden karakteristik özellik göstermektedirler. Bunların çoğunluğu mevalonik asit içeren ve kairomonal etki gösteren terpenoidlerden oluşmaktadırlar. Uçucu özelliği fazla olan fenilpropanoidler ise bitkilerin yeşil kısımlarından salgılanmaktadırlar (Geissman ve Crout, 1969; Friedrich, 1976; Rodriguez vd., 1984).

Fahn (1979), semiokimyasal maddelerin bitkiler tarafından dört şekilde salgılandığını belirtmektedir. Bunlar:

1-Havaya difüzyon yoluyla: Bu yolla semiokimyasal maddeler, Aristolochiaceae, Araceae, Burmainaceae ve Orchidaceae gibi familyalara bağlı bitki türleri tarafından üretilerek, atmosfere doğrudan verilirler. Bu olay, doğal olarak bitkilerin yaprak, çiçek ve diğer kısımlarına dokunmak suretiyle veya rüzgâr gibi etkenler vasıtasıyla gerçekleştirilmektedir. Vogel (1966), hücrelerde nişastanın depolandığını, bu nişastanın epidermise iletildiğini ve kokulu maddelerle metabolizması sonucunda kütikuladaki deliklerden semiokimyasal madde olarak difüzyon yoluyla havaya salgılandığını bildirmektedir.

2-Yapraklar veya gövdedeki salgı bezleriyle: Labiatae, Solanaceae, Compositae ve Geranaciae familyalarına ait bitki türlerinde belirgin morfolojilere sahip olan salgı bezleri mevcuttur. Bu bezler, bitkide yoğun olarak bulundukları diken, tüy gibi organlarda terpenoidleri ve allomonal etki gösteren diğer bileşikleri salgılamaktadırlar. Dolayısıyla, bu çıkıntılar hem morfolojik, hem de kimyasal olarak koruyucu görev yapmaktadır. Kelsey vd. (1984), bu bezlerden yüzden fazla semiokimyasal madde izole edilerek, fitofag ve patojen organizmalara karşı koruyucu olarak kullanıldığını ve aynı zamanda, bitkilerden salgılanan bu semiokimyasalların bir kısmının ise böcek-bitki ilişkilerinde kairomon olarak fonksiyon gördüğünü belirtmektedirler.

3-Uçucu maddelerin biyo-sentezi: Cruciferae, Capparidaceae, Rosedaceae, Tovariaceae, Moringaceae, Limnanthaceae, Tropaeloaceae, Coricaceae, Euphorbiaceae, Gyrostemonaceae ve Savadoraceae’ye ait bitki türlerinde mevcut olan 60’ın üzerinde kükürt glucosinolate’lerin yapıtaşlarını amino asitler oluşturmaktadırlar. Glukosinolate’ler, üzerinde en fazla çalışılan kairomonlardır. Brassicaceae familyasına ait bitki türlerinde bunların mevcut olması, o bitki türlerinin karakteristik özelliğini yansıtmaktadır. Glukosinolate sinigrin, hardal (Brassica nigra) yapraklarında %0,18-0,66 oranında bulunmakta ve bu allilisothiokyanate’ye dönüştürülmektedir. Bu bileşik ise Phyllotreta crucifera, P. striolata, Phaedon cochliariae (Col.: Chrysomelidae), Delia brassicae (Dip.: Anthyomyiidae), Pieris brassicae, P. rapae (Lep.: Pieridae), Plutella xylostella (Lep.: Plutellidae), Trichoplusi ni (Lep.: Noctuidae) ve Brevicoryne brassicae (Hom.: Aphididae) böcek türlerinin konukçularını bulmalarında kairomonal etki göstermekte, bununla birlikte, glukosinolate’nin bazı böcek türlerinde de allomonal etkiye sahip olduğu kaydedilmektedir (Gornitz, 1956; Kjaer, 1960; Feeny, 1976).

4-Yaralanmış veya bozulmuş dokulardan kairomonların sentezlemesi: Zarar görmüş bitki dokularından, sağlıklı olanlara göre daha farklı özellikte bileşikler salgılanmaktadır. Bu bileşikler, birçok zararlı böcek tarafından kairomon olarak algılanmaktadırlar. Kabuk böcekleri (Col.: Scolytidae), özellikle kurumaya yüz tutmuş veya kurumuş ağaçlara saldırırlar ve orada kolonize olurlar. Karaağaçta beslenen Ulmus americana, özellikle Ceratocystis ulmi (Karaağaç Hastalığı) fungusunun hastalandırdığı ağaçlarda zarar yapmaktadır. Bu fungusun zararı sonucunda, o dokudan tatlı elmadaki kokuya benzer bir madde salgılandığı ve bu böceği cezbettiği belirtilmektedir (Millar vd., 1986). Yine, Hylurgopinus rufipes (Amerikan Karaağaç Böceği) ile Scolytus multistriatus (Avrupa Karaağaç Kabukböceği) türleri, C. ulmi hastalığının vektörleridir ve hastalık nedeniyle odun dokusu çürür, bunun sonucunda zarar gören dokudan salgılanan lignin, vanilin ve syringealdehid’in bu böcekleri cezbederek, konukçunun bulunmasında etkili oldukları bildirilmektedir (Meyer ve Norris, 1967; Gore vd., 1977). Bitkilerden kairomonların salgılanmasına sıcaklık önemli derecede etki etmektedir. Örneğin, hardal bitkisinde soğuk ve kapalı havalarda daha az, güneşli ve ılık günlerde ise daha fazla miktarda uçucu madde salgılandığı kaydedilmektedir (Rice, 1974).

Bitki Kairomonlarının Böcekler Tarafından Algılanması 

Böceklerin konukçularını bulma ve davranışlarını kontrol etme, kimyasal ekolojinin konusudur. Kimyasal ekoloji; doğal üretimlerin yapısı, fonksiyonu ve biyo-sentezinin çalışılması olarak tanımlanmaktadır. Başka bir ifadeyle, böcekler ile bitkiler arasında ekolojik topluluk ve davranış ilişkilerini düzenleyen önemli bir faktördür. Kimyasal ekolojinin, bir ekosistemde yaşayan artropodların yaşam yerlerini, birbirleriyle ve çevre ile olan ilişkilerini düzenlemede önemli rol oynadığı belirtilmektedir (Carde ve Millar, 2004). Bitkilerin farklı kısımlarından salgılanan semiokimyasal maddeler, böceklerin koklama reseptörleri tarafından algılanmakta, böceği cezbetmekte ve konukçu bitkilere doğru yönelmelerine neden olmaktadırlar.

Kimyasal maddelere duyarlı olan reseptör hücreleri, böceklerin duyu sistemlerinin en önemli kısımlarıdır. Bu hücrelere kemoreseptör adı verilir. Bu hücrelerde kimyasal uyarılara bağlı olarak meydana gelen fizyolojik olaylara ise kimyasal algılama denir. Hongson (1964), kemoreseptörleri, tat alma (kontakt) ve koku alma (olfaktori) reseptörleri olmak üzere iki grupta incelemiştir. Böceklerin antenleri, bitki ile böcek arasında kairomon ve allomon iletişim fazında algılama işleminde önemli rol oynamaktadır. Ancak, bu olay birçok böcek türünde vücutlarının farklı yerlerindeki özel organlar tarafından gerçekleştirilmektedir. Örneğin, Chrysolina spp. (Col.: Chrysomelidae)’de ön tarsus’ta, Hypericum spp.’den salgılanan hyperisin kairomonunun algılanmasını sağlayan özel yapıların bulunduğu, Cucurbitaceae familyasına ait bitki türleriyle beslenen bazı böcek türlerinin maxillar palpus’larında algılama için özel yapıların geliştiği, yumurtlama uyarıları için uygun reseptörlerin ise dişi böceklerin ovipozitör’lerinde bulunduğu kaydedilmektedir (Rees, 1969). Böceklerin antenlerinin koku alma fonksiyonları, sensilla ve flagellum üzerindeki duyu kılları tarafından algılanarak, doğrudan orta beyine ulaştıran sinir kanallarıyla gerçekleştirilmektedir. Bunun en güzel örneği, Lepidoptera takımında, özellikle de İpek böceği (Bombyx mori)’nde (Lep.: Bombycidae) görülmektedir. Ergin böcekler, antenlerindeki özel yapılar sayesinde, havadaki eşeysel feromonlarını kolayca algılayabilmekte ve çok düşük yoğunluklarda bile kolayca çiftleşmelerini gerçekleştirebilmektedirler (Schneider, 1968; Türkuçar ve Toros, 1992).

Kairomonlar İçin Reseptörler 

Semiokimyasal maddeler, uygun bir kemoreseptör tarafından algılandığında ona karşı bir cevap verilir. Böcek reseptörleri zarla çevrilidir, şekil ve renk bakımından da farklılık göstermektedir. Bunlar, ince veya kalın duvarlı olabilmektedirler. Reseptörün membranına gelen uyarılar daha sonra beyine iletilir. Membranın dış yüzeyi kairomon iletişimi ile ilgili olup, iç yüzeyi ise özel algılama hücrelerini içerir ve iç uyarılara cevap vermektedir (Williams, 1986; Türkuçar ve Toros, 1992). Algıma, semiokimyasal maddenin etkinliğini kaybedinceye (yoğunluğu azalıncaya) kadar devam eder ve böcek çok düşük molekül yoğunluğundaki semiokimyasal maddeye cevap vermez. Patates böceği (Leptinotarsa decemlineata), patates yapraklarından salgılanan klorojenik asit’i, Chrysolina spp. ise Hypericum sp.’den salgılanan hyperisin’i antenlerdeki reseptör hücreleri tarafından algılayarak, konukçularını bulmaktadırlar (Ma ve Visser, 1978; Visser, 1979). Yine, Dendroctonus pseudotsugae, D. ponderosae, D. rufipennis ve Dryocoetes confusus (Col.: Scolytidae) kabukböceği türlerinin, Pseudotsuga menziesii, Pinus contorta var. latifolia, Picea engelmannii x glauca ve Abies lasiocarpa x bifolia ağaçlarından salgılanan 13 kairomonu (uçucu monoterpeni) antenlerdeki reseptör hücreleri ile algıladıkları ve bu maddeler ile bu türlerin cezbedilerek bu bitkilerle beslendikleri tespit edilmiştir (Pureswaran vd., 2004). Anderson ve Metcalf (1986), birçok bitkinin yaprak, çiçek ve meyvelerinden 30-80 civarında kairomon salgılandığını, Cucurbita maxima (Cucurbitaceae) bitkisinin çiçeklerinden salgılanan 13 kairomonun Diabrotica umdecimpunctata howardi (Col.: Chrysomelidae)’yi cezbettiğini tespit etmişlerdir. Aynı araştırıcılar, değişik bitkilerden izole ettikleri indole’yi, besin maddeleriyle karıştırarak hazırladıkları yapışkan tuzaklarda çok sayıda böceği yakalamışlardır. Hammack (2003), yaptığı çalışmada buğdayda zarar yapan Diabrotica barberi (Col.: Chrysomelidae) türünün bu bitkiden salgılanan 4-methoksifenethanol’e, Diabrotica virgifera virgifera alttürünün ise 2-fenil-1-etilamine ve 2-fenil-1-etanol’e hassas olduklarını ve bu maddeler ile konukçularını bularak, beslendiklerini kaydetmektedir. Akdeniz meyve sineği (Ceratitis capitata)’nin dişi bireylerinin trimedlureye karşı daha hassas olduğu, bu kairomonla karışık yem tuzaklarıyla bunların cezbedilip, imha edilebileceği bildirilmektedir (Jang vd., 1989). Yine, armut bitkisinden salgılanan kairomonlara karşı, Cacopsylla bidens (Hom.: Psyllidae)’in erkek bireylerinin dişilere göre daha hassas oldukları, erkek bireylerin hem konukçuyu bulmaları, hem de çiftleşmeyi gerçekleştirmelerinde bu bileşiklerden faydalandıkları belirtilmektedir (Soroker vd., 2003). Ayrıca, Ips latidens ve Ips pini (Col.: Scolytidae) kabuk böceklerinin çamgillerden salgılanan Ipsdienol, ekso-brevicomin, cis-verbenol ve trans-verbenol maddeleri tarafından cezbedildikleri, bu bileşiklerle hazırlanan tuzaklarla bunların

mücadelesinin yapılabileceği bildirilmektedir (Miller, 2000).

Van der Pers (1981), altı farklı bitki türünün yapraklarından elde ettiği bileşiklerin Yponomeuta (Lep.: Yponomeutidae) cinsine ait yedi böcek türünü cezbettiğini bildirmektedir.

Aynı araştırıcı, Yponomeuta cinsine ait türlerin tamamının heksan-1-ol, heksanal, trans-2-heksenal, trans-2-heksen-1-ol, cis-2-heksen-1-ol, cis-3-heksen-1-ol ve cis-3-heksenil asetat’a karşı bir tepki gösterdiklerini bildirmektedir. Patates böceği (L. decemlineata)’nin trans-2-heksen-1-ol, cis-3-heksen-1-ol, heksen-1-ol, trans-2-heksenal, heksenal ve cis-3-heksenil asetat’ı algılayarak, konukçu bitkiye yöneldiği kaydedilmektedir (Ma ve Visser, 1978; Visser, 1979). Tomicus piniperda (Col.: Scolytidae)’nın çam bitkisinden salgılanan 1-heksanol, (Z)-3-heksen-1-ol, (E)-2-heksen-1-ol, 3-oktanol, ve 1-okten-3-ol bileşikleri sayesinde konukçusunu çok uzak mesafelerden bulabildiği ve önemli zarar oluşturduğu belirtilmektedir (Poland vd., 2004). Bununla birlikte, bazı türlerin ise sadece spesifik bir kairomona cevap verdikleri kaydedilmektedir. Örneğin, Y. evonymellus, sadece benzil asetat’a, Y. plumbellus benzil asetat ve nerol’e, Y. cagnagellus nerol’e ve Y. vigintipunctatus ise sadece ß-ionone’ye hassas olup, konukçularını bu kairomonlar sayesinde buldukları kaydedilmektedir (Van der Pers, 1981). Bununla birlikte, bazı semiokimyasalların aynı cinse ait türler arasında hem kairomonal, hem de allomonal etkisinin olduğu, örneğin, Alydus eurinus (Het.: Alydidae) türünde 2-metilbutil butirate ve (E)-2-metil-2-butenil butirate’nin kairomonal etki gösterdiği, A. pilosulus türünde ise allomonal etki gösterdiği bildirilmektedir (Aldrich vd., 2000).

Japon Böceği (Popillia japonica)’nin Mücadelesinde Bitki Kairomonlarının Önemi 

Japon böceği [Popillia japonica (Col.: Scarabaeidae)], Japonya’ya özgü bir böcektir ve 1916 yılından sonra fidan ihracatıyla birlikte gemilerle ABD (New Jersey)’ne taşınmış, çok kısa sürede hemen tüm Amerika’ya yayılmıştır. Bu böceğin çok kısa sürede hızla yayılmasının ve çok fazla zarar oluşturmasının sebebi, konukçu bitkilerden salgılanan kairomonların bu böceği cezbetmesidir. Fleming (1972), Sethi vd. (1976) ve Williams vd. (1982), bu kairomonlardan bazılarını ve salgılandıkları bitki türlerini tablo 3’de vermişlerdir.

Tablo 3. Japon böceğini cezbeden bazı kairomonlar ve salgılandığı bitki türleri Salgılanan Kairomon Salgılandığı Bitki Türü 
Asetik asit Elma, Şeftali, Gül
Kaproik asit Elma
Sitral Elma, Gül
Sitronellol Gül
Eugenol Gül
Geraniol Elma, Üzüm, Gül
2-Feniletanol Üzüm, Gül
Valerik asit Elma, Şeftali

 

Japon böceğinin ABD’nde oburca beslenmesi sonucu, özellikle de bahçelerde, fidanlıklarda ve çim alanlarında milyonlarca dolarlık zarar meydana gelmiştir. Bu böceğin 24 familyaya bağlı 350 bitki türü üzerinde beslendiği, özellikle de çiçekler, meyveler, sebzeler, süs bitkileri, üzümsü meyveler, mısır, soya fasulyesi ve yonca gibi tarla bitkilerinde zarar yaptığı, Amerika’daki çim ve çayır alanlarında çok fazla zarar oluşturduğu bildirilmektedir (Fleming, 1972; Potter ve Held, 2002). Bitkilerin çiçek ve meyvelerinden salgılanan kairomonların, bitkilerin diğer kısımlarından salgılanan semiokimyasal maddelerle sinerjik etkilerinin olduğu belirlenmiştir. Örneğin, eugenol ile 2-feniletanol’un 1/9 oranındaki karışımı yapay olarak uygulandığında Japon böceğinin daha fazla cezbedildiği tespit edilmiştir. Yine, metilsiklohezane propionate ile eugenol’un 1/9 oranındaki karışımının da bu böceği 2,5 kat daha fazla cezbettiği bildirilmektedir (McGovern vd., 1970). Bitkiler tarafından salgılanan 2-feniletanol, eugenol, genaniol, sitral, sitronellal, fenetanol ve sitronellol’un bu böceği cezbeden diğer bileşikler olduğu, doymuş eugenol analoglarından 2-metoksi-4-propilfanol’un ise tek başına kullanıldığında bu böceği daha fazla cezbettiği, bunun sebebinin ise bu bileşiğin uçucu özelliğinin daha fazla olmasından kaynaklandığı ve çalışmalar sonucunda, eugenol analoglarının sentetik olarak üretiminin yapıldığı ve bu böcekle mücadelede başarı sağlandığı kaydedilmektedir (McGovern ve Ladd, 1981). ABD’ndeki meyve bahçelerinde, her 150 m2’ye 10 adet kairomonlu tuzak yerleştirilerek, milyonlarca Japon böceğinin yakalandığı ve bu tuzaklarda genellikle cezbedici olarak, eugenol ve fenetil propionate bileşiklerinin kullanıldığı belirtilmektedir (Fleming vd., 1940).

Kairomonlu tuzaklar, uzun yıllar Japon böceğinin mücadelesi ve kontrolünde önemli ölçüde kullanılmıştır. Cory ve Langford (1955), Maryland eyaletinde bir yaz boyunca 369 tondan fazla ergin Japon böceği’nin toplandığını bildirmektedirler. Hamilton vd. (1971), Nantucket ve Massachusetts’de meyve bahçelerine yerleştirdikleri tuzaklarda üç yıl boyunca sürdürdükleri çalışmada, bu böceğin % 50’sini toplayarak, imha etmişlerdir. Yine, Uluslararası Dulles Havaalanı’nda, bu böceğin uçaklara zarar verebileceği düşünülerek, popülâsyonunu yok etmek amacıyla, 1400 adet tuzak yerleştirildiği de bildirilmektedir (Klein, 1981).

SONUÇ VE ÖNERİLER 

Bitkilerden salgılanan kairomonlar üzerindeki çalışmalar son yıllarda gelmiş ülkelerde yoğun bir şekilde yapılmaktadır. Ülkemizde ise bu konu ile ilgili çalışma son derece sınırlıdır. Bu nedenle, bu konu üzerindeki çalışmalara hız verilmelidir. Bu kairomonların, özellikle uzun sürede yetiştirilen ve ekonomik öneme sahip bitkiler üzerinde zarar oluşturan organizmalara karşı mücadelede kullanılması ve bunun yaygınlaştırılması gerekir. Yine, sadece arazi şartlarında değil, aynı zamanda depolarda muhafaza edilen ürünlerde zarar oluşturan organizmalara karşı da kullanımının yaygınlaştırılmasına önem verilmelidir.

Bitkilerden elde edilen kairomonlar sayesinde, ekonomik öneme sahip pek çok zararlı türün ekolojik ilişkilerinin belirlenmesi, onların kontrol altında tutulması, insan ve çevre sağlığı dikkate alınarak mümkün olacaktır. Bu konu üzerinde gelecekte yapılacak pek çok çalışmanın başarıya ulaşacağını ümit ediyoruz.

KAYNAKLAR 

Aldrich, J., R., Zhang, A., Oliver, J., E., 2000. Attractant pheromone and allomone from the metathoracic scent gland of a broad-headed bug (Hemiptera: Alydidae). Canadian-Entomologist, 132 (6): 915-923.

Anderson, J. F., Metcalf, R. L., 1986. Identification of a volatile attractant for Diabrotica and Acalymma spp. from blossoms of Cucurbita maxima Duch. J. Chem. Ecol. 12: 687-699.

Anderson, J. F., 1988. Composition of the floral odor of Cucurbita maxima Duchesne (Cucurbitaceae). J. Agr. Food Chem. 35: 60-62.

Carde, R. T., Millar, J., 2004. Advances in ınsect chemical ecology. Cambridge University Pres. Hardback, 346 pp.

Cory, E. N., Langford, G. S., 1955. The Japanese beetle retardation program in Maryland. Univ. MD Ext. Bull. 156, 20 pp.

Etievant, P. X., Azar, M., Pham-Delegue, M. H., Masson, C. J., 1984. Isolation and identification of volatile constituents of sunflowers (H. annuus L.). Agric. Food Chem. 32: 503-509.

Fahn, A., 1979. Secretory tissues in plants, Academic Press, London.

Feeny, P., 1976. Plant apparency and chemical defense, in biochemical interaction between plants and insects. Rec. Adv. Phytochem. 10: 1-40.

Fleming, W. E., Burgess, E. D., Maine, W. W., 1940. The use of traps against the Japanese beetle. U. S. D. A. Cir. 594, 12 pp.

Fleming, W. E., 1972. Biology of the Japanese beetle. U. S. D. A. Tech. Bull. 1449.

Fraenkel, G., 1959. The raison d’etre of secondary plant substances. Science 129: 1466-1470.

Friedrich, H., 1976. Phenylpropanoid constituents of essential oils. Lloydia 39: 1-7.

Geissman, T. A., Crout, D. H. G., 1969. Organic chemistry of secondary plant metabolism. Freeman, Cooper & Co., San Francisco, CA.

Gore, W. E., Pearce, G. T., Lanier, G. N., Simeone, J. B., Silverstein, R. M., Peacock, J. W., Cuthbert, R. A., 1977. Aggregation attractant of the European elm bark beetles Scolytus multistriatus. Production of individual components and related aggregation behavior. J. Chem. Ecol. 3: 429-446.

Gornitz, K., 1956. Weitere untersuchungen uber insekten-attraktiostoffe aus cruciferen. nachrichtenblatt. Dtsch. Pflanzenschutzdienst N. F. 10: 137.

Hamilton, D. W., Schwartz, P. H., Townshend, B. G., Jester, W. C., 1971. Traps reduce an isolated infestation of Japanese beetle. J. Econ. Entomol. 64: 150.

Hammack, L., 2003. Volatile semiochemical impact on trapping and distribution in maize of northern and western corn rootworm beetles (Coleoptera: Chrysomelidae). Agricultural and Forest-Entomology. 5 (2): 113-122.

Hongson, E. S., 1964. Chemoreception. in the physiology of insecta. Rockstein, M. (Ed.). Academic Press, New York. 363-396.

Jang, E. B., Light, D. M., Dickens, J. C., McGovern, T. P., Nagota, J. T., 1989. Electroantennogram responses of Mediterranean fruit fly Ceratitis capitata (Diptera: Tephritidae) to trimedlure and its isomers. J. Chem. Ecol. 15: 2219-2231.

Kaya, Y., Algur, Ö. F., 2000. Allelopati. Atatürk Üniv. Ziraat Fak. Dergisi, 31 (1): 57-61.

Kelsey, R. G., Reynols, G. W., Rodriguez, E., 1984. The chemistry of biologically active constituents secreted and stored in plant grandular trichomes. Plen. Press, 187-241.

Kjaer, A., 1960. Naturally derivered isothiocyanates (mustard oils) and their parent glucosides. Fortshr. Chem. Org. Naturst. 18: 122-176.

Klein, M. G., 1981. Mass trapping for suppression of Japanese beetles. pp. 183-190, in E. R. Mitchell, ed. Management of insect pests with semiochemicals. Plenium, N. Y.

Kogan, M., 1976. The role of chemical factors in insect/plant interrelationships. Proc. XV Inter. Cong. Entom. Washington, D. C., 211-227.

Kogan, M., 1982. Plant resistance in pest management. Chp. 4, In R. L. Metcalf and W. H. Luckman, eds. Introduction to insect pest management.2nd ed., J. Wiley&Sons,N.Y.

Kumar, N., Motts, M. G.,1986. Volatile constituents of peony flowers. Phtch. 25: 250-253.

Labandeira, C. C., Beall, B. S., Huber, F. M., 1988. Early insect diversification: evidence of a lower devonian bristletail from Quebec. Science 242: 913.

Ma, W. C., Visser, J. H., 1978. Single unit analysis of odour quality coding by the olfactory antennal system of the colorado beetle. Entom. Exp. Appl. 24: 520-523.

Mareggiani, G., 2001. Management of insect pests with semiochemical substances originating from plants. Manejo Integrado de Plagas. 60: 22-30.

143 Bitki Kairomonlarının Entomolojik Yönden Önemi

McGovern, T. P., Beroza, M., Schwartz, P. H., Hamilton, D. W., Ingangi, J. C., Ladd, T. L., 1970. Methyl cyclohexanepropionate and related chemicals as attractants for Japanese beetles. J. Econ. Entom. 63: 276-280.

McGovern, T. P., Ladd Jr., T. L., 1981. Japanese beetle: new synthetic attractants. J. Econ. Entomol. 74: 194-196.

Metcalf, R., L., 1986. Coevolutionary adaptations of rootworm beetles (Col: Chrysomelidae) to Cucurbitacins. J. Chem. Ecol. 12: 1109-1124.

Metcalf, R. L., Lampman, R. L., 1989. Chemical ecology of Diabroticites and Cucurbitaceae. Experientia 45: 240-247.

Meyer, H. J., Norris, D. M., 1967. Vanilin and syringaldehyde as attractants for Scolytus multistriatus (Coleoptera: Scolytidae). Ann. Entom. Soc. Amer. 60: 858-859.

Millar, J. G., Cheng-hua, Z., Lanier, G. N., O’Callagan, D. P., Griggs, M., West, J. R., Silverstein, R. M., 1986. Components of moribund american elm trees as attractants to elm bark beetles, H. rufipes and S. multistriatus J. Ch. Ec.12: 583-608.

Miller, D. R., 2000. Vertical displacement of Ips latidens and Ips pini (Coleoptera: Scolytidae) by semiochemical interruption. Canadian-Entomologist. 132(6): 789-797.

Poland, T. M., Groot, P. de, Burke, S., Wakarchuk, D., Haack, R. A., Nott, R., 2004. Semiochemical disruption of the pine shoot beetle, Tomicus piniperda (Coleoptera: Scolytidae). Environmental-Entomology, 33 (2): 221-226.

Potter, D. A., Held, D. W., 2002. Biology and management of the Japanese beetle. Annual Review of Entomology. 47: 175-205.

Pureswaran, D. S., Gries, R., Borden, J. H., 2004. Antennal responses of four species of tree-killing bark beetles (Coleoptera: Scolytidae) to volatiles collected from beetles, and their host and nonhost conifers. Chemoecology, 14(2): 59-66.

Rees, C. J. C., 1969. Chemoreceptor specificity associared with a choice of feeding sites by the beetle Chrysolina brunvicensis on its food plant, Hypericum hirsutum. Entomol. Exp. Appl. 12: 565-583.

Rice, E. L., 1974. Allelopathy. Academic Press, N. Y.

Riek, E. F., 1970. Fossil History, pp. 168-186, in Insects of Australia. Melbourne University Press, Melbourne, Australia.

Rodriguez, E., Healey, P. L., Mehta, I., 1984 (Eds). Biology and chemistry of plant trichomes. Plenum Press, N. Y.

Schneider, D., 1968. Insect antennae. Annual Review Entomology, 9: 103-122.

Sethi, M. L., Rao, G. S., Choudhury, B. K., Morton, J. F., Kapadia, G. J., 1976. Identification of volatile constituents of Sassafras albidum root oil. Phytochemstr. 15: 1773-1775.

Smart, J., Hughes, N. F., 1973. The insect and plant progessive paleological integration, pp, 143-155, in H. F. Van Emden (ed). Insect/Plant Interrelationships. Ent., Soc., London.

Soroker, V., Anshelevich, L., Talebaev, S., Gordon, D., Reneh, S., Caspi, I., Harari, A., 2003. Reproductive biology as a key to the management of pear psylla (Cacopsylla bidens). Bulletin-OILB/SROP, 26 (11): 83-89.

Türkuçar, A. S., Toros, S., 1992. Böceklerde Kemoreseptörler. Türk. Entomol. Derg., 1992, 16 (4): 243-256.

Van der Pers, J. N. C., 1981. Comparison of electroantennogram response spectra to plant volatiles in seven species of Yponomeuta and in the tortricid Adoxophyes orana. Entomol. Exp. A. Appl. 30: 181-192.

Visser, J. H., 1979. Electroantennographic responses of the colorado beetle, Leptinotarsa decemlineata to plant volatiles. Entomol. Exp. Appl. 25: 86-97.

Vogel, S., 1966. Scent organs of orchid flowers and their relation to insect pollination, 243-259, in L. R. DeGormo (ed.) Proc. 5th World Orchid Conf., Long Beach, CA.

Williams, P. J., Strauss, C. R., Wilson, B., Massey-Westropp, R. A., 1982. Use of C18 reversed phase liquid chromatography for the isolation of monoterpene glycosides and non-iso-prenoid precursors from grape juice and wines. J. Chrom. 235:471-481.

Williams, N. H., 1983. Floral fragrances cues in animal behavior. pp 50-71 in G. E. Jones and R. J. Little (eds.) Handbook of experimental pollination biology. Scientific and Academic Editors, N. Y.

Williams, M., 1986. The receptor from concept to function. Chapt. 21 in R. W. Egan, ed. Ann. Rept. Medicinal Chem. Academic Press, N. Y.

Yamaguchi, K., Shibamoto, T., 1980. Volatile constituents of the chestnut flower. Jour. Agr. Food Chem. 28: 82-84.

Yıldırım, E., 2000. Tarımsal zararlılarla mücadele yöntemleri ve kullanılan ilaçlar. Atatürk Üniv. Ziraat Fak. Yayınları, No: 219, Ziraat Fakültesi Ofset Tesisi, 344 s. 144

 

 

Memiş KESDEK – Erol YILDIRIM

Atatürk Üniversitesi, Ziraat Fakültesi, Bitki Koruma Bölümü, 25240 Erzurum-Türkiye (eyildi@atauni.edu.tr) 

Evrim’i Destekleyen / Kullanan Bilimler – Entomoloji

Ben bir böcek miyim diye sordu örümcek kızgınlıkla, solucan lafı ağzımdan aldın diye karşılık verdi. Dünya üzerinde en çok türe ev sahipliği yapan ve evrimsel açıdan bir dolu dallanmaya da yer veren bu koca sınıfta maalesef ne örümcek ne de solucan yer alıyor. Ama ağız alışkanlığı derler ya, çoğu zaman hala artık eskisi kadar bu konuda pek bilgisiz insanlar kalmadığı halde o sekiz ayaklı dostumuza böcek muamelesi yapabiliyoruz, solucan bu konuda biraz daha şanslı sanırım.

Böcekler, Latincede Insecta olarak bilinirler, pek tabi ki bu akılda kalıcı bir kelimedir. İngilizcede kendileri “Insect” olarak çağırıldıkları için Latince adlarını pek unutmak zor olmasa gerek. Ama bu kadar da değil, genelde sınıflandırmada yıllar geçtikçe yeni isimler önerilir türlere, cinslere, familyalara hatta takımlara ve ne zaman yeni isim kullanılmaya başlansa eski isimler artık sinonim olarak geçerler kitaplarda. Böceklerin de takım olarak bir başka adları daha vardır: Hexapoda! Bu çok önemli bir kelimedir, çünkü böceklerin en önemli özelliklerine vurgu yapar. Kelimenin tam karşılığı altı bacaklı olarak çevrilebilir.

Bu bacakların her çifti böceklerde göğüs segmentinde yer alırlar ve bu da son derece önemli bir özelliktir. Elinize aldığınız her böceği incelediğinizde bu altı bacağın konumunun son derece dikkat çekici olduğunu kendiniz görebilirsiniz, bir karıncadan tutun da bir çekirgeye kadar. Böceklerin göğüs segmentinden sonra gelen abdomen olarak genelde bahsi geçen karın segmentlerinde hiç bacak bulunmaz. Bu işte içinde yer aldığı Eklembacaklı şubesindeki diğer grupların çoğundan böcekleri bir güzel ayıran bir detaydır.

Segmentten bahsetmişken önemli bir kavramdan bahsetmeden konuya devam etmek pek doğru olmaz. Şimdi böceklerde göğüsler üç segmentlidir deriz ve bu segmentlerin her biri benzer özellikler gösterir, sonuç olarak göğsü oluştururlar. Benzer segmentlerin bir araya gelerek oluşturdukları bu kısımlara tagma diyoruz, çoğul hali de tagmata olarak geçer. Şimdi bu tagma kavramı neden önemlidir. Böceklerde üç tagma vardır: baş, göğüs (=toraks) ve karın (=abdomen). Örümcekler, akrepler ve kenelerin yer aldığı Arachnida sınıfında ise iki tagma söz konusudur. Baş ve toraks bölgesi birleşmiştir, cephalotoraks adıyla terminolojide kendine yer bulmuştur.

En azından bu zamana kadar anlatılanlardan yola çıkarak eklembacaklı şubesinde yer alan iki sınıfın en ayırıcı özelliklerinin ne olduğunu kavramışsınızdır. Böceklerde üç tagma yer alırken, örümceklerde baş ve toraksın birleşmesi ile iki tagmaya inmiştir. Böceklerde göğüsten çıkan altı bacak bulunurken, örümceklerde sekiz bacak bulunduğunu söyleyebiliriz. İşte o sekiz bacağı yüzünden de örümcekler benim fobim haline gelmişlerdir, sevimli yaratıklar olduğunu en azından ben diyemem. Bana gayet itici geliyorlar, ama böcekler öyle mi?

Böcekler o kadar sevimlidirler ki onları inceleyen koca bir bilim dalı söz konusudur (evet, sanki diğer canlılar için de yok; ama olsun böcekler candır) ve o bilim dalı entomoloji olarak bilinir. Bugün tanımlanmış hayvanların en az %80′i böcekler sınıfının içinde yer alır. Sayısal kısımlara da şöyle kısaca göz atacak olursak 1.000.000 kadar yaşayan tür, 15.000 kadar da fosil tür karşımıza çıkacaktır. Bunların tanımlanmış tür sayısı olduğunu ilave edecek olursak toplamda tür sayısının 2.000.000 kadar olduğu varsayılmaktadır. Tür sayısı ile değil sadece böcekler birey sayısı olarak da dikkat çekerler. Örnek olarak bir domates bitkisi deyip geçmeyin, üzerinde 25.000 kadar yaprak biti barındırabilir. Ya da daha tanıdık bir örnek vermek gerekirse, bir arı kovanına baktığınızda toplamda 60.000 kadar arıyla karşı karşıya kalmanız mümkündür.

Jeolojik devirlerin her biri bir hayvan grubuyla simgelenirler. Şu anda içinde bulunduğumuz devir ise sizce ne olabilir? Size bir ipucu: insan değil. Diğer hayvan gruplarına belirli olarak üstünlük kurmuş olan böcekler bu devrin simgeleşmiş canlılarıdır.

Bunun başlıca nedeni olarak “kanat” gösterilebilir. Böceklerin büyük bir kısmında kanat yapısı gelişmiştir, bunlar kuşların ve yarasaların kanatları ile benzer yapılar değillerdir, o yüzden bu adları kanat olarak geçen birbirinden farklı yapılar analog organlar olarak kıyaslanırlar. Hayvanlar âleminde uçma yeteneği ilk defa bu omurgasız hayvanlarda ortaya çıktığı için bu yetenek onlara yayılma, düşmanlarından kurtulma, daha iyi yaşam koşullarını bulma gibi bir sürü olanak sağladığı için her yerde kendilerine rastlayabiliyoruz.

Şimdi bu kadar teknik detaydan bahsettik, gelelim bu böceklerin evrim ile ilişkilerine. Araştırıcıların büyük bir kısmı, genelde bu araştırıcılar entomolog olurlar yoksa niye böcek ile uğraşsın, her neyse böceklerin halkalısolucanlardan türediklerini kabul etmişlerdir. Hani bu başta ben böcek değilim diye örümcek ile isyan bayrağını çekmiş olan solucandan bahsediyorum.

Halkalı solucan ile herhangi bir böceği elinize aldığınızda ne gibi farklar görürsünüz? Solucanların deri solunumu yaptıklarını, ama böceklerinin etrafının kalın bir kutikula ile çevrili olmasından ötürü deri solunumu yerine trake sisteminin gelişmiş olduğunu söylemekle başlayabiliriz işe. Kutikula böceği korudu, ama deriden hava alamadı, trake sistemi gibi farklı bir solunum yöntemine yol açtı bu durum. Tabi her avantaj bir bedel de getirir. Kutikula yüzünden büyüme sınırlandırılmış ve bu da deri değiştirme yeteneğinin ortaya çıkmasına önayak olmuştur.

İkisi arasında daha büyük bir fark daha vardır. Böceklerde daha önceden bahsettiğim gibi değişmez sayıda segmentler söz konusudur. Baş 5-6 civarı, göğüs 3, abdomen köken olarak 11 segment ile bizi karşılar. Abdomen ve baş segmentlerinde gelişmiş böceklerde körelme görülebilir, ama bu sayı embriyonik dönemlerinde sabittir. Buradan da embriyolojik açıdan böcek evrimine göz kırpabiliriz, tabi isterseniz. Her neyse biz entomolojide kalalım.

Daha bir sürü fark vardır, halkalısolucanlarda çizgili kas bulunmaması gibi. Ama buraya tüm farkları say say bitmez. İlk böceklerde halkalısolucanlara benzerlik daha çok görülebilir. En önemlisi atasal böceklerde çok ince kitin kutikula vardır. Kutikulanın karaya geçişten sonra kalınlaşmaya başladığını ve trake sistemi, deri değişimi gibi bir sürü özelliğin böceklerin evriminde ortaya çıktığını söyleyebiliriz.

Toparlayacak olursak ne diyebiliriz? Entomoloji, sadece bir sınıflandırma bilimi değildir. Ziraat, adli tıp, mühendislik gibi alanlarda karşımıza çıkar. Ekonomik anlamda önemlidirler. Onlardan ipek, bal gibi maddeler üretirken, bir kısmını da zararlı olarak görürüz ve onlara karşı ürünlerimizi korumaya çalışırız. Kendileri direk zarar veriyor olmasalar bile taşıdıkları parazitler yüzünden düşman olarak görülebilirler. Çok tehlikeli hastalıklara davetiye çıkartabilirler. Bir cesedin başına üşüştükleri zaman dilimlerine göre ölen kişinin ölüm saatinin ortaya çıkartılmasına katkı  sağlarlar. Bazı dâhiler onları  gözlemleyerek icatlarını yapacak ilhamı toplarlar. Sivrisineğin kan emme mekanizmasını bir düşünün mesela. Aynı mekanizmayı hemşirenin elindeki iğnede de göreceksiniz.

Bunlar diğer bilim dallarıyla olan ilişkisi, peki entomoloji biyolojinin tam olarak hangi noktasında duruyor? Özellikle evrim ile ilgili çalışmalara tam olarak nasıl bir katkısı olabilir? Bir kere kendisi, taksonominin içerisine de alınabilir ve sınıflandırmanın ne derece evrime katkısı olduğu ayrı bir konudur ve burada anlatılması uzun sürecektir. Zaten bu konuda burada yazılmış makaleler de göreceksinizdir ya da belki de çoktan görmüşsünüzdür.

En önemlisi immünoloji ile ilgili olan kısımdır. Bağışıklık sistemi tam olarak çözülememiş bir engel olarak karşımıza çıkar. Özellikle omurgasızlarda bir sürü bilinmeyen kısımlar söz konusudur. Evrimsel olarak daha ilkel düzeyde olan böceklerin bağışıklık mekanizmalarının tamamına hâkim olabilirsek sırasıyla insanlara kadar çıkılabilir ve bu  sayede kanser,  AIDS gibi  hastalıklarla mücadelede bir  adım öne çıkabiliriz. Sonuç olarak böceklerin İmmünoloji bilimine katkıları yadsınamaz diyebiliriz.

Yazan: Gürhan Öztürk (Biyolog, Evrim Ağacı Okuru) 

 

Kaynaklar ve İleri Okuma:

  1. Demirsoy, A., 2006, Yaşamın Temel Kuralları, Cilt: 2, Kısım, 2, Omurgasızlar/Böcekler, Entomoloji, Dokuzuncu Baskı, Ankara, 2006
  2. Gullan, P, Cranston, P., The Insects – An Outline of Entomology, 4th ed

MAYIS BÖCEKLERİ

MAYIS BÖCEĞİ
Böcek Böcekler Mayıs forum

 

Mayıs böceği (Melolantha melolantha) toprağın 80 cm. derinliğinde bulunan kozasından Ekim ayında çıkar, fakat ertesi yılın Mayıs ayına kadar kozaya yattığı yerde kalır. Burada bulunduğu sürece yatışı ya dünyanın manyetik kutupları yönünde Kuzey-Güney ya da Doğu-Batı doğrultusundadır. Mayıs böceği, bu süre içinde laboratuvara getirilip, yatış yönü değiştirilse bile uyanır ve sözü edilen biçimde yönünü değiştirir.

Bilim ve Teknik Dergisi Ocak 1986, s.11

ATEŞ BÖCEKLERİ

ATEŞ BÖCEKLERİ

Ateş böcekleri vücutlarının içinde gerçekleşen kimyasal reaksiyonlar sonucu ürettikleri yeşil-sarı ışıklarla tanınan böceklerdir. Haberleşmek ve çiftleşme mesajı verebilmek için bu ışıkları kullanan ateş böceklerinde türe göre ışıldama uzunluğu değişir. Ayrıca bazı türlerde, dişiyi cezbetmek için önce erkek ışıldarken, bir diğerinde çağrıyı dişiler yapabilir. Bazı türler ise ışıklarını kendilerini savunmak için kullanır. Saçtıkları ışık aynı zamanda tadlarının kötü olduğu mesajını da iletir. Bundan başka ateş böceklerinin sadece erkeklerinin kanatları vardır. Erkekler çiftleşebilmek için uçarak dişi ateş böceklerini ararlar. Çiftleşme gerçekleştikten sonra dişi, yumurtalarını bir kayanın ya da bitki örtüsünün altına bırakır. Beş hafta sonra, yumurtalar kırılır ve larvalar çıkar. Ateş böceklerinin başka bir özelliği de hayatlarının her safhasında gelişme halinde olmalarıdır.

Anita Ganeri, Creatures That Glow in The Dark, s. 10-11

SİBERNETİK ORGANİZMALAŞTIRDIĞIMIZ BÖCEKLER

Diğer bir adıyla sayborg böcekler, yani Robocop gibi böcekler. Vücutlarına eklenen teknolojik araçlarla normalinden daha gelişmiş yeteneklere sahip olan canlıların prototiplerini oluşturmak için kullanılan böcekleri inceleyeceğiz.

Şekil 1: Borg Queen

Sibernetik organizma (cybernetic organism), kısaltılıp dilimize girmiş haliyle sayborg (cyborg) hem biyolojik hem de yapay (elektronik, mekanik veya robotik) parçalardan oluşmuş canlılara deniyor [1]. Sayborgların insan olması gibi bir anlayış hakim olmasına karşın, bu tarz bir kısıtlama kesinlikle yok. Mikro-organizmalar bile bu tanımlamaya dahildir. Zaten sibernetik organizma adının çağrıştırdığı gibi herhangi bir organizmaya uygulanabilir; yeter ki bu teknolojik ve yapay öğeler, bahsi geçen organizmanın değiştirilmemiş haline kıyasla daha yüksek seviyelerde özelliklere sahip olmasını sağlasın. Diğer taraftan bir elektromekanik sisteme veya bir robota eklenecek olan canlı organlar veya dokular da robotun sayborga dönmesine sebep olacaktır. Popüler kültürden örnekler vermek gerekirse, organik ve sentetik parçalardan oluşturulan Robocop, Star Trek’teki Borg Queen (Şekil 1) veya Battlestar Galactica’daki insan saylonlar (cylon) ve Terminatör’ler en akılda kalan sibernetik organizmalardır. Yeri gelmişken sıkça karıştırılan iki terim olan sayborg ve androidin ayrımını da yapalım. Android insan dış görünümünü andıran robotlara verilen isim. Farkettiğiniz üzere bir android aynı zamanda bir sayborg olabilir de (yukarıdaki örnekler), olmayabilir de (örn: ASIMO, bkz. Tekinsiz Vadi).

Sayborgların sadece bilim kurgu öğeleri olduğunu zannetmeyin, bu paragrafın sonunda neredeyse hepimizin birer sayborg olduğuna ikna edeceğim belki de sizleri. Öncelikle tanımı gereği gündelik hayatlarımızda kullandığımız bazı elektronik fiziksel eklentiler, bizleri birer sayborga dönüştürüyor. Kalp pilleri, kohlear ve retinal implantlar, insülin pompaları bazı organlarımızın yerini alarak değiştirilmiş vücut organlarımız haline geliyor. Bu sebeple bir başka yazımızda işlediğimiz beyin-makine arayüzleri olarak kullanılan protez kollar ve bacaklar da bizleri birer sayborga dönüştürüyor. Hatta bazı filozoflar ve teorisyenler işi daha da ileri götürerek, kontak lensler ve işitme cihazlarını bile eksik olan biyolojik yetilerimizi güçlendirmeye yaradıkları için sibernetik güçlendirmeler olarak görüyor, ancak ben bu fikire kesinlikle katılmıyorum. Çünkü bu şekilde insanların kullandığı bütün aletleri listeye eklemek mümkün.

Sayborg böcekler

Şekil 2: Sayborg böceğin üstten ve yandan görünümleri

Berkeley bilim insanları 2009 yılında bir böceğin uçma yetilerini kontrol edebildiklerini iddia ettiler (Şekil 2). Bir beyin-makine arayüzü olan ve sinirsel uyarım yapan bir implant sayesinde böceğin uçuşunu başlatıp, yönetip, durdurabildiklerini de aşağıdaki video aracıyla kanıtladılar. Hatta bazalar kasları uyararak böceği istedikleri yöne doğru döndürebildiler. Ama esas işin enteresan kısmı böceğin sadece gerektiği zaman istenilen yöne gitmesine izin veren implantın gömülme detayları (Şekil 2). Eğer böcek istenilen yöne doğru uçuyorsa, yönelim sinyali kesiliyor ve böcek kendini tekrar stabilize edip yoluna koyulmaya devam ediyor, ancak bu sefer bilim adamlarının istediği yöne doğru uçuyor. Aslında bir nevi kontrol edilebilir zombiye dönüşmüş durumda, çünkü bu mekanizma sadece böcek istenilen hareketleri yapmadığında devreye giriyor. Kalkış ve inişlerde böcek kendi karar verip hareketleri otonom olarak yönlendiriyor, çünkü bu tarz bir karmaşık bir bilgiyi böceğe gönderip böcek dinamiğini kontrol etmek oldukça meşakkatli bir iş.

DARPA sibernetik böceklere yönelik her türlü araştırmayı destekliyor [2]. Gaz sensörleri, mikrofonlar ve video kameralarla donatmayı planladıkları böceklere utanmasalar bir de minik roketler takacaklarını söyleyecekler (tabii henüz onu söyleyemiyorlar.)

 

Şekil 3: A) Sayborg güve tesisatı, B) Güveye uyarıcı sinyal verilmezken, C) Güveye kanadını yukarı kaldırma sinyali verildiğinde, D) Güveye kanadını aşağı indirme sinyali verildiğinde, Kaynak: Boyce Thompson Enstitüsü

Bu projedeki esas zorluk henüz koza evresinde olan canlıların Mikro ElektroMekanik Sistem (MEMS) devrelerini içerilerine alarak büyümelerini sağlamak ve elektronik-biyonik hibrit böcekler üretmek. Böylece güve (Şekil 3) veya böcek büyüdüğü zaman içlerindeki elektronik devrelere kontrol komutları gönderilebilecek [3].

Şekil 4: Böceği koza evresindeyken beynine yerleştirilen bir implantla kontrol etmek mümkün. i) Koza evresi, ii) Erişkin evresi, Kaynak: Boyce Thompson Enstitüsü

Aynı takım bundan önce de aşağıda videosunu seyredebileceğiniz sayborg güvelerle çalışmıştı. Gaz sensörleri, düşük çözünürlüklü kameralar ve mikrofonları da kapsayan silikon zihin arayüzleri hayvanların koza evresindeyken beyinlerine yerleştirilebiliyor (Şekil 4). Bu şekilde güve büyüdüğünde arama-kurtarma ve gözetleme görevlerinde kullanılabiliyor. Bir işitme cihazı piliyle beslenen bu elektromekanik düzeneğe sahip güvelerle çalışmanın bir dezavantajı mevcut, o da güvelerin kısa ömürleri. Ayrıca farkettiğiniz üzere USB girişi bulunan bu güveler yukarıdaki böcekler gibi serbest değiller.

 

Enerji ihtiyacı nasıl karşılanıyor?

Şekil 5: Bir bozuk para büyüklüğündeki böceğe takılmış yaylar sayesinde enerji üretmek mümkün

Sayborg böcekler uzunca bir zamandır kullanılıyor olsalar da, minicik cüsseleri onları tam olarak istenilen birer insansız hava taşıtına çevirmiyor. Bu böcekler (örn. gergedan böceği) genellikle sadece kendi ağırlığının %30’unu taşıyabiliyorlar ki bu da 2.5 grama tekabül eder. Böcekler kendi hayatta kalma enerjilerini kendileri üretiyor olsalar da, eğer bu böceğe kamera veya başka yükler takmak isterseniz, dışarıdan enerji üretmeniz gerekiyor. Eğer sabit bir pil eklerseniz de zaten pilden geriye yer kalmayacağı için yeni sensörler eklemek de imkansız hale geliyor. Az güç harcayan bir alıcı-verici kullandığınızı düşünseniz bile düzenli veri işleme ve aktarımı için yaklaşık 1 ile 100 miliwatt arası enerji gerektiriyor.

Bu noktada bilim insanlarının uyguladığı iki adet yöntem var. Birincisi böceğin kendi kaynaklarından enerji elde etmek. Michigan ve Western Michigan Üniversitesi bilim insanları piezoelektrik maddeden yaptıkları bir enerji jeneratörünü, böceğin kanat çırpmasından elektriğe dönüştürecek bir sistem geliştirdiler (Şekil 5). Her kanada takılacak her bir yaydan, 100 mikrowatt (μW) enerji üretilebiliyor ki, böceği yönetmek için kullanılan ortalama 80μW’tan bile daha fazla [4]. Bu tarz bir enerji kaynağında karşılarına çıkabilecek tek sorun böceğin kendi enerjisini toplamak için bir meyve arası vermesi.

İkincisi enerji sağlama yöntemi ise nükleer pil kullanmak. Cornell Üniversitesi araştırmacıları 12 yıllık yarı ömre sahip, radyoaktif nikel-63 (Ni-63) izotopu kullanarak enerji sağlanan bir mikro elektromekanik sistem (MEMS) radyo frekans alıcı-vericisi kullandılar. Bu sayede onlarca yıl kendi enerjisini kendi sağlayan bir böcek yaratmış oldular ( her ne kadar böceğin ömrü bu kadar olmasa da). Bu düzenek 10 mikrosaniyede bir, 5 miliwattlık ve 100 Megaherzlik radyo frekansı yayınlayabiliyor. Tabii ki gene Amerikan Savunma Bakanlığı İleri Araştırma Projeleri Ajansı (DARPA) sponsorluğunda yapılan bu projede kontrol devreli güveler ve böcekler kullanılmış.

Peki radyoaktif enerji veri transferini sağlayacak enerjiye nasıl dönüştürülüyor? İzotoptan çıkan elektronlar, silikon ve piezoelektrik bir manivela (40 mikrometre kalınlığında ve 4-8 milimetre uzunluğunda) üzerinde negatif yük birikimine sebep oluyorlar [5]. Bu manivela görece daha pozitif olan Ni-63 tabakaya doğru yaklaşmaya ve bükülmeye başlıyor. Tam değeceği sırada, bu negatif yük, tabakaya zıplama yapıyor ve yükünden kurtulan manivela tekrar başlangıç pozisyonuna geri dönüyor. İşte hareket enerjisi de tam bu geri dönme hareketi sırasında elde ediliyor. Bu döngü, izotop tüm enerjisi tükenene kadar devam ediyor, yani yaklaşık 100 yıl kadar.

Her bir zıplama hareketi yaklaşık 3 dakika alıyor. Bu da her 3 dakikada bir elektrik üretildiği ve veri transferi yapılabileceği anlamına geliyor. Eğer daha farklı zaman aralıkları hedefleniyorsa, biriken elektron sayısına göre ayarlanmış bir MEMS sistemine ihtiyaç var, ve bu rahatlıkla mümkün. Tüm bu düzeneğin büyüklüğü 1 santimetrekare alan kaplıyor.

En önemli çekince, bu radyoaktif kaynaktan aynı zamanda beta yayılımı yapılıp yapılmadığı ve hayvanın ve üzerindeki mekanizmanın zarar görüp görmediği. Bilim adamları sadece 21 nanometre penetrasyon yapan bu nükleer kaynağın zararsız olduğu iddiasında.

Sayborg Sinekler:

Şekil 6: A) Yuların ucundaki sinek, B) Yuların bağlı olduğu düzeneğin etrafı LED ekranlarla çevrili, C) Sineğin kanat çırpışlarıyla hareket eden robot, D) Kamera düzeneği

ETH Zürih Üniversitesi Robotik ve Akıllı Sistemler departmanında çalışan bilim insanları 2010 yılında meyve sinekleri üzerinde yaptıkları araştırmalar sonunda, odada bulunan engellerin etrafından uçurabildikleri bir sayborg sinek yaratmayı başardılar. Bunun için yarattıkları deney koşulları çok sıradışı (Şekil 6).

Aldıkları bir sineği sabit bir yulara bağlayarak (Şekil 7), çevresine 360 derecelik bir LED ekran yerleştirilmek suretiyle farklı görüntülere maruz bıraktılar [6]. Bu görüntüler sineği sağ veya sol kanatlarını hızlı veya yavaş şekilde çırpmak için tahrik eden görüntülerdi. Yani sineğe bir nevi sanal gerçeklik yaşatıyorlardı. Bu esnada aynı ortamda bulunan bir kamera sistemi de sineğin kanat çırpma hareketlerini bir robotu kontrol etmek için gerekli komutlara çeviriyordu. Bilim insanları amaçlarının sineklerdeki temel uçuş kontrol mekanizmalarını anlayıp, daha iyi canlı-taklitçi robotlar yapmak olduğunu söylüyorlar.

 

Şekil 7: Meyve sineğinin uçmaya çalışsa bile yerinden kıpırdayamayacak şekilde sabit kaldığı düzenek

Kamera düzeneği kanat çırpış frekansı, pozisyonu, fazı ve genliğini algılabilecek kalitede seçilmiş. Bu bilgiler bir algoritma sayesinde robotun hareketlerine çevrilmiş ve hareket eden robotun üzerinde bulunan kamera ve yakın mesafe sensörleri sayesinde ise tekrar sineğin çevresinde gördüğü LED ekrandaki hareket görüntülerine çevrilmiş. Benzer düzenekleri popüler sinemadaki Matrix ve özellikle de Avatar filmlerinden hatırlarsınız. Böylece sinek kendisi hareket ettiği için ve çevresi de hareket ettiği simülasyonunu gerçekleştirdiği için, gerçek dünyada ilerlediği izlenimine kapılıyor.

Sonsöz

İstekleri dışında uçmak zorunda bırakılan, bir düzeneğe bağlanan veya radyoaktiviteye maruz kalan bu hayvancağızların, hem zihinsel olarak hem de fiziksel olarak birer zombiye döndükleri aşikar. Acaba bu tarz sorunları hedef alan ve bilimsel araştırma kisvesi altında da olsa hayvanlara eziyeti suç sayan bir sayborg etiğinin bilime sunulma vakti gelmedi mi [7]?

Kaynaklar:

[1] http://en.wikipedia.org/wiki/Cyborg

[2] http://www.darpa.mil/MTO/Programs/himems/index.html

[3] http://www.technologyreview.com/computing/22039/

[4] http://spectrum.ieee.org/automaton/robotics/military-robots/micro-energy-harvesters-will-make-cyborg-insects-unstoppable

[5] http://spectrum.ieee.org/semiconductors/devices/nuclearpowered-transponder-for-cyborg-insect

[6] http://spectrum.ieee.org/automaton/robotics/artificial-intelligence/cyborg-fly-pilots-robot-through-obstacle-course

[7] Kevin Warwick, Cyborg morals, cyborg values, cyborg ethics, Ethics and Information Technology, Volume 5, Number 3, 131-137, DOI: 10.1023/B:ETIN.0000006870.65865.cf

Hamamböcekleri 250 milyon yıldır “hiç” değişmemiş midir? Hamamböceklerinin Evrimi Üzerine…

Hamamböcekleri yaklaşık olarak 250 milyon yıldır yaşadıkları halde hiçbir değişime uğramamışlardır.

Hayır, bu doğru değildir. Her hayvan (böcekler de dahil), yaşadığı müddetçe az veya çok evrim geçirir. Çünkü türlerin evrimleşme hızı birbirinden farklıdır. Örneğin üzerinde uzun süredir hiç avcı ve cinsel baskı bulunmayan ve ekolojik değişime fazla maruz kalmayan timsahlar, göreceli olarak az evrimleşmişlerdir; son birkaç milyon yıldır. Ancak ondan öncesine gittiğimizde, değişen dünya koşulları dahilinde akıl almaz bir evrim süreci görürüz. Ancak, biraz manipülatörlerin algıda seçiciliği kullanmaları sebebiyle, biraz da bilimsel cahiliyetten ötürü; hayvanların fosilleri ve modern hallerine bakan sıradan bir göz, “Hiç değişmemiş.” diyebileceği gibi, bir yunus ve bir köpekbalığına bakıp “ikisi de balık işte.” diyebilecektir.

Ancak bu konunun eğitimini almış uzman bir anatomist, paleontolog ya da fizyolog ve daha önemlisi moleküler biyolog veya genetikçi veya evrimsel biyolog, o organizmadaki değişimleri görebilecektir.

Ayrıca bir canlının değişmemesi mümkün değildir. Çünkü dünyamız sürekli radyasyon altındadır ve bu ışınlar, DNA’mızda sürekli değişimlere sebep olmaktadır. 250 milyon yıl boyunca bir hayvanın genetik yapısının bu radyasyonlardan “hiç” etkilenmediğini düşünmek, çocukça ve cahilcedir. Üstelik sadece radyasyon da değil, türleşme ve evrim mekanizmaları altında bu canlılar, değişen doğayla birlikte zaten değişim geçirmek ve evrimleşmek zorundadır. Çünkü değişen ortama adapte olamayan bir canlı, Doğal Seçilim aracılığıyla elenecek ve genlerini yavrularına aktaramayacaktır.

Öte yandan, zaten biz, hamam böceklerinin evrimsel tarihini gayet iyi biliyoruz. Birkaç on veya yüz milyon yıllık fosiller ile modern hayvanları yan yana fotoğraflayarak, “Bakın, hiç değişmemiş.” diyenlerin hiçbiri bu konuda uzman olmamakla birlikte, üniversite mezunu bile değildir. Ancak bu konuda en çok sesi çıkanlar, ilginç ama artık “doğal” olarak, onlardır.

Mantodea (mantisler ve diğerleri), Isoptera (termitler) ve Blattaria takımları, Dictyoptera süpertakımı altında birleşir. Moleküler kanıtlar, termitlerin doğrudan hamam böceklerinden türleşerek evrimleştiğini ortaya koymaktadır. Bilinen en eski hamam böceği fosilleri 354 milyon yıl ila 295 milyon yıl yaşındadır. Bu fosillerin, modern fosillerden en ciddi farkı, bu eski formların yumurta bırakmaya yarayan, “ovipozitör” (ovipositor) denen yapılara sahip olması; ancak modern türlerin bu organı kaybetmiş olmalarıdır. Bu Blattopteran denen bu antik türün, daha önce belirtildiği gibi, modern hamam böcekleri ve mantislerin atası olduğu bilinmektedir.

Konuyla ilgili pek çok bilimsel makale de bulunmaktadır. Toprak kazıcı hamam böceklerinin 20 milyon yıllık evrimi ile ilgili Ulusal Biyoteknoloji Bilimi Merkezi’nin dergisinde yayınlanan bir makale aşağıdadır:

http://www.ncbi.nlm.nih.gov/pmc/articles/PMC1691375/

Ancak, hamam böceklerinin evrimleşmediği ile ilgili iddiaları ileri süren bilim-dışı kaynakların bırakın bu konuda uzman olmasını, bırakın mezuniyet derecesini, bırakın bu konuyla ilgili makale yazıp yazmadıklarını, hayatları boyunca bilimsel olarak yayınladıkları 1 tane bile makale bulunmamaktadır. Öte yandan yukarıdaki makalenin yazarlarından Maekawa’nın yayınlanmış ve katkıda bulunduğu 628 bilimsel makalesi bulunmaktadır. Üstekik kendisi, Royal Society üyesidir ki bu, gelmiş geçmiş en ciddi bilim topluluklarındandır. Ancak insanlar, bu işe ömürlerini veren bilim adamları yerine, bilim-dışı kaynakları kendilerine “kaynak” edinmektedirler. Bu, düşündürücüdür.

Günümüzde kentsel yaşamı ve toplum sağlığını tehdit eden hamam böceği sorunu profesyonel ilaçlama firmaları tarafından verilen bilimsel mücadelelerle baskı altında tutulmaya çalışılmaktadır.

Hamamböcekleriyle ilgili birkaç başka çalışma ise şöyledir:

Toprak kazıcı hamam böceklerinin tahta kemiricilerden evrimi:http://blattodea.net/showthread.php?t=154

Hamamböceği evriminin karşılaştırmalı biyoloji açısından değerlendirilmesi:

http://www.cals.ncsu.edu/entomology/schal_lab/ComparativeCockroachBiology

Bu ve bunun gibi yüzlerce sebepten ötürü, bilim, bilim insanlarından öğrenilmelidir; manipülatörlerden değil.

Umarız bilgilendirici olmuştur.

Böceklerin Sınıflandırılması ve Taksonomisi

Genel anlamda sınıflandırma çeşitli eşya ve cisimleri gruplar haline getirerek bir düzen içinde göstermek demektir. Bunun için eşyaları veya diğer benzeri maddeleri sınıflandırmak için belirli bir amaca göre bunlar gruplandınlıp, sıraya konarak belirli bir düzene sokulur. Bunun gibi yaşayan organizmalar da tabii akrabalıklarını gösteren karakterlerine göre sınıflandırılarak onları kolaylıkla tanımamıza hizmet eder. Böylece canlıları sınıflandırma bilimi, taksonomi olarak bilinmektedir.
Hayvanların tabii sınıflandırılmasında onların akrabalıkları dikkate alınır ve yakın olanlar birbirlerine yakın şekilde yerleştirilerek bir sistem meydana getirilir. Bu sistemde birbirlerine en yakın olan formlar akrabalıkları en ileri, en yakın olanlardır. Bunu yapabilmek için hayvanların tüm olarak benzerlik ve ayrılıkları dikkate alınır. Tek bir karakter üzerine dayanılarak yapılan sınıflandırma çok defa emin olmaz. Mesela böceklerin yalnızca başkalaşmalarına göre yapılacak sınıflandırmada birbirleri ile uzaktan ilgili olan birçok önemli karakterleri haiz olan böcekler bir araya getirilmiş olur ki böylece zayıf bir sınıflandırma yapılmış olur.
Gerek fosil böcekler, gerekse filogenetik çalışmalar göstermiştir ki ceklerin ilk cedleri şimdikilere oranla küçük, kanatsız ve hemen hemen başkalaşmaya malik değildiler. Zamanla bunlardan gelen nesillerde yavaş yavaş kanatlı böcekler meydana geldi ki bunlar bugün Pterygota dediğimiz kanatlı böcekler altsınıfım teşkil etmiştir. Fakat bir kısım kanatsız böcekler ilksel formlarını devam ettirdiler ki bunlar da Apterygota diye isimlendirilen diğer bir altsınıfı oluşturdular. Kanatlı Böcekler sayı itibariyle çok kalabalık bir grup olup bunlar daha sonra parçalanarak takım, familya, trihu, cins ve türler oluştu. Bugün sınıflandırmada bu kategoriler arasına alttakım (suborder), üstfamilya (superfamily), altfamilya (subfamily), aşiret(tribus) vs. gibi ara kategoriler de sokul*muş ve bunlar kullanılmaktadır.
Takımlar tekamüli ilişkilerine göre üsttakımlar halinde birleştirilebilir. Ancak bu türlü sınıflandırma teknik bir sorun olduğu için bu gibi bilgiler pratik kitapların dışında kalmaktadır. Böylece burada sınıftan sonra takım en büyük kategori olarak ele alınmıştır. Takım, kendisi genellikle çok büyük bit topluluktur. Bütün olarak onu inceleyebilmek için o kadar fazla değişikliklere sahiptir ki kendisini de çoğunlukla büyük, küçük bir takım gruplara ayırmak mecburiyeti doğar. Ayrı birer takım olarak incelenebilecek nitelikteki karakterlere sahip olmadıklarından bunlarıiki veya daha fazla alttakıma ayırarak incelemek en iyi yoldur. İşte bir takımı birbirlerinden belirgin şekilde ayrılabilen bu ilk alt kategoriye alttakım ismi verilir. Ancak bir sistematikçinin alttakım olarak değerlendirdiği bir kategoriyi diğer birisi takım veya başka bir kategori olarak değerlendirebilir. Bu bakımdan üst düzey kategorilerinin sistematiğinde çoğunlukla taksonomistler arasında uyuşmazlıklar görülür.
Sınıflandırmada en önemli grup şüphesiz familyadır. Çoğu zaman buna «tabii familya» ismi de verilir. Çünkü daha yüksek kategorilerdeki-lere oranla bu kategori daha tabii bir gruplandırm a sonucu meydana getirilir. Familya, birbirlerine pek çok yönlerden benzerlikler gösteren ve açık olarak birbirleriyle akrabalığı bulunan birçok farklı türlerden oluşur. Kolaylık olmak üzere familya isimleri- idae eki ile son bulur. Bir takım veya alttakım içinde birçok familyalar bulunduğunda, bunlar da birbirleriyle yakın olanları üstfamilyalar halinde bir araya getirilirler.Üstfamilya ismi her zaman —oidea eki ile son bulur. Aynı şekilde takımlar bazan nasıl alttakımlara ayrılıyorlarsa, familyalar da bazan altfamilya-lara ayrılırlar. Altfamilya isimleri de kural olarak —inae eki ile son bulur. Bütün altfamilyalar, familyanın temel karakterlerine sahip olup kendi aralarında bazı küçük farklarla ayrılan topluluklardır. Bu kitapta geçmemekle beraber altfamilya ile cins arasındaki bulunan diğer bir kategori de tribu’dur. Tribu ismi her zaman —ini eki ile son bulur. Cins, altfamilya içinde bulunan ve birbirleriyle yakın ve her bakımdan benzer türlerin oluşturduğu bir kategori veya topluluktur. Tür ise kendisi, hayvanın ne olduğu, kimlik kartındaki ismi, kısacası canlı dünyanın birimidir. «Birbirleriyle çiftleşip nesil veren, birbirlerine yapı ve görünüm itibariyle çok benzeyen bireyler topluluğu olarak tarif edilen tür de alttürlere
(subspecies), onlar da varyete, ırk vs. gibi daha küçük topluluklara ayrılır. Ancak taksonomide geçerli en küçük kategori alttürdür. Nasıl ki türün -ölçüsü birbirleriyle çiftleşip nesil vermektir, alttürün ölçüsü de coğrafî izolasyonu’dur. Bu hususlarda ve taksonomi’nin diğer konulan hakkında daha fazla bilgi almak istiyenler Lodos (1979)’a müracaat edebilirler.
Böcek ve hayvan isimleri kene” ilerine ait bir takım kurallar içinde ve belirli bir dille verilir. Bu bakımdan bu dilin bütün zoolog ve entomolog-larca iyi şekilde bilinmesi geiekir. Bundan amaç, kullanılan bu dilin dûnyadaki bütün bilim adamlarınca aynı anlamda anlaşılmasıdır.
Eğer hayvanların bilimsel isimleri olmasa idi ve yalnızca her devlet kendi sınırları içinde bulunan alandaki muhtelif hayvan ve böcek türlerine mahalli isimler vererek bunları kullansaydı, bugün ilmin bu alanında pek az bir ilerleme olurdu. Çünkü her millet, her canlı için kendi mahalli olan isimleri kullanacağından birçok kimsenin bu isimlerden neyi kast*ettiği iyi anlaşılamıyacaktı. Hatta bir memlekette dahi aynı böceğe çeşitli mahalli kimler verildiği düşünülürse, işin daha da karışık olacağı anlaşılır. Hiç olmazsa, her önemli türün herkes tarafından bir tek isim altında bi*linmesi veya tanınması bu nedenle bir zorunluluk halindedir. Böylece türlerin bilimsel isimlere sahip olmaları zorunluluğu doğmaktadır.
Bilimsel isimler, sistematik üzerinde çalışanların çoğu tarafından kabul edilen kurallar ve esaslar içinde konan basit isimlerdir. Bu isimler Latince yazılır. Çünkü Latince hemen hemen üniversal bir dildir ve halen ölü bir dil olduğu için şekli sabittir ve bu sebeple bilimsel isimler bütün memleketlerde ve bütün dillerde aynı şekilde yazılır, aynı şekilde okunur, aynı şekilde anlaşılır. Ancak bilimsel isimlerin bütün memleketlerde aynı şekilde kullanılması uzun süren bir gelişmeden sonra olmuştur. Linnaeus’ten önceki araştırıcılar yeni buldukları canlıların isimlerini kendi lisanlarındaki kelimelerle belirtiyorlardı. Linnaeus, Systema Naturae isimli 1758 tarihinde yayınladığı kitapta, binominal (yani canlıların iki kelimeden teşekkül eden isimleri) metodu, ilk defa olmak üzere hayvanların isimlendi-rilrnelerinde kullandı. Linnaeus 1751 yılında kendisinin koymuş olduğu nomenclature kurallarını bizzat kendisi uyguladı. Onun talebesi olan Fabricius 1778 yılında, aynı şekilde isimlendirmede koymuş olduğu özel kuralları yine kendisi uyguladı. Ondan sonra gelen diğer araştırıcılar aynı şekildeki uygulamaları 19. asım ortalarına kadar sürdürdüler. Bu tarihten sonra kişilere mahsus olan kurallar, her memlekete göre değişmek üzere ulusal bir durum aldı ve bu şekil ilk uluslararası zooloji kongresinin yapıldığı 1889 yılma kadar devam etti. Bu tarih, aşağı yukarı bugün kul*lanılan uluslararası nomenclature kurallarının başlangıcıdır. Bundan sonra toplanan uluslararası zooloji kongresinde her zaman bir evvelkinin kurallarına ufak tefek değişiklikler yapılarak 1948 yılma kadar gelindi.
1948 yılında Paris’te toplanan Zooloji Kongresinde, nomenclature kurallarında genel bir revizyon yapılarak maddeler daha sağlam temellere dayandırılarak kabul edildi ve Nomenclature Komitesi’nin görevleri kesinlikle belirtildi.
Uluslararası Zoological Nomenclature’ün koymuş olduğu kurallara rağmen yüksek kategorilerin miktarı, teşkilleri ve böcek takımlarının isimleri hakkında entomologiar arasında tam bir fikir birliği bulunma*maktadır. Bu ayrılıkların böcekler hakkındaki bilgilerimizin tam olma*dığı müddetçe devam etmesi çok normaldir. Bu itibarla muhtelif uluslar böceklere kendi dillerine göre isimler vermede devam edegelmektediıler. Hatta yurdumuzda bile birçok böceklerin Türkçe isimleri hakkında tam bir fikir birliği maalesef yoktur. Amerikalılar ve İngilizler böceklerinisimlerini çok defa ingilizce olarak vermektedirler. Bu kitapta böceklerin mümkün olduğu kadar en yaygın olarak kullanılan Türkçe isimleri veril*miştir. Aynca birçok yabancı literatürde olduğu gibi yüksek kategorilerin bilimsel isimlerinin sonuna pratik olduğu için ilave etmek suretiyle bazı deyimlerde de bulunulmuştur. Örneğin Hemipter, Grillid, Silphid, Aplıid, Thrips, Garabid vs., olduğu gibi.
Halen kullanılan binominal sistemde her türe verilen bilimsel isim, iki kelimeden oluşur. Birinci kelime her zaman cins (genus) ismidir. İkinci kelime ise tür (species) ismi olup hiçbir zaman aynı cins içinde aynı kelime birden fazla olamaz. Eğer böyle olduğu taktirde sonraki tarihe sahip olan kelime synonym olur. Bunun aksi olan homonym ise aynı veya benzer isimlerin iki veya daha fazla canlıya verilmesi halidir. Özellikle cins isimlerinde homonym hiçbir zaman arzu ediJmez. Çünkü bu durum birçok karışıklıklara sebep olur. Nomenclature’deki öncelik kuralı burada da uygulanır ve sonraki tarihe sahip isim iptal edilir.
Bilimsel isimde 3. bir parça daha vardır. Bu da o canlının orijinal description’unu bulmada kolaylık olsun diye ilave edilmiştir. Bu kelime şahıs ismi olup o canlının ilk description’ununu yapan kişinin adıdır. Buna yazar (auîhor) denir. Author adı, bazan parantez içinde gösterilir. Bunun manası o türün sonradan orijinal cinsten başka bir cinse akta*rıldığına işaret eder.
Cins ve tür isimleri her zaman kitapta italik harflerle yazılır. El veya daktilo ile yazılmış notlarda her zaman altı çizilir. Author isminin altı çizilmediği gibi italik olarak da yazılmaz. Cins ismi her zaman başta bu*lunur ve her zaman da büyük harfle başlar. Tür ismi ikinci olarak yazılır ve her zaman da küçük harfle başlar. Buna misal vermek icapederse: Eurygaster integricepsPuton, Türkçe Süne adı verilen zararlı bir böceğin bilimsel ismidir. Burada Sünenin Eurygaster cinsine ait ve tür isminin de integriceps olduğu görülür. Puton ise bu böceğin ilk description’unu yapan bir Fransız yazardır.
Kaynak: Türkiye Entomolojisi – Prof Dr. Niyazi LODOS